sitem

sitem
 
AnasayfaGiriş yapKayıt Ol

Paylaş | 
 

 sözler risalesi

Aşağa gitmek 
Sayfaya git : Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9  Sonraki
YazarMesaj
sitem



Kadın

MesajKonu: sözler risalesi   13.09.08 18:29

Konunun ilk mesajı :

BİRİNCİ SÖZ (BİSMİLLAH RİSALESİ)



-1-


-2-


-3-


Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü, ben nefsimi herkesten ziyâde nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim "Sekiz Söz"ü, biraz uzunca, nefsime demiştim. Şimdi, kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.



BİRİNCİ SÖZ



Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin -tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.




1- Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

2- Ve sâdece Ondan yardım dileriz.

3- Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Efendimiz Muhammed'e (a.s.m.), onun bütün âl ve ashâbına salât ve selâm olsun.


En son ebrar tarafından 13.09.08 18:39 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek

YazarMesaj
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:29

Meselâ, -1- Benî İsrâil'in oğullarının kesilip, kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Firavun zamanında yapılan bir hâdise ünvânıyla, Yahudî milletinin ekser memleketlerde her asırda mâruz olduğu müteaddit katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefîhânede oynadıkları rolü ifade eder.
-2-

Yahudîlere müteveccih şu iki hükm-ü Kur'ânî, o milletin hayat-ı içtimâiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müthiş düstur-u umumiyi tazammun eder ki: Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa'y ü ameli, sermâye ile mübâreze ettirip, fukarâyı zenginlerle çarpıştıran muzaaf ribâ yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud'a ile cem-i mâl eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükümetlerden ve gâliplerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor.

Meselâ, -3- "Eğer doğru iseniz, mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz." İşte meclis-i Nebevîde küçük bir cemaatin cüz'î bir hâdise ünvânıyla, milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı memâtla en meşhur olan millet-i Yehûdun tâ kıyâmete kadar lisân-ı halleri, mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifade eder.


</HR>


1- Kızlarınızı sağ bırakıp yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlardı. (Bakara Sûresi: 49.)

2- Sen Yahudîleri, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun. (Bakara Sûresi: 96.)

Onların çoğunun günaha, zulme ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Ne kötü bir şeydir o yaptıkları! (Mâide Sûresi: 62.)

Onlar yeryüzünde hep bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Mâide Sûresi: 64.)

İsrâiloğullarına Tevrat'ta şöyle bildirdik: "Siz yeryüzünde iki kere fesad çıkaracaksınız. (İsrâ Sûresi: 4.)

Bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin. (Bakara Sûresi: 60; A'râf Sûresi: 7.)

3- (Bakara Sûresi: 94.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:30

Meselâ -1- , şu ünvanla o milletin mukadderât-ı istikbâliyesini umumi bir sûrette ifade eder. İşte şu milletin seciyelerinde ve mukadderâtında münderîc olan şöyle müthiş desâtir içindir ki, Kur'ân, onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te'dib vuruyor.

İşte şu misâllerden kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm ve benî İsrâil'in sâir cüz'lerini ve sâir kıssalarını bu kıssaya kıyas et. Şimdi, şu Dördüncü Işıktaki i'câzî lem'a-i îcâz gibi Kur'ân'ın basit kelimâtlarının ve cüz'î mebhaslarının arkalarında pekçok lemeât-ı i'câziye vardır; ârife işaret yeter.

BEŞİNCİ IŞIK: Kur'ân'ın makâsıd ve mesâil, maânî ve esâlîb ve letâif ve mehâsin cihetiyle câmiiyet-i hârikasıdır.

Evet, Kur'ânı Mu'cizü'l-Beyânın sûrelerine ve âyetlerine ve hususan sûrelerin fâtihalarına; âyetlerin mebde' ve makta'larına dikkat edilse, görünüyor ki, belâgatların bütün envaını, fezâil-i kelâmiyenin bütün aksâmını, ulvî üslupların bütün esnâfını, mehâsin-i ahlâkiyenin bütün efrâdını, ulûm-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i İlâhiyenin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve içtimâiye-i beşeriyenin bütün nâfi düsturlarını ve hikmet-i âliye-i kâinatın bütün nurânî kanunlarını cem' etmekle beraber, hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnâs-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münâkaşa, bir karışık çıkmamak, kahhâr bir nizâm-ı i'câzînin işi olabilir.

Elhak, bütün bu câmiiyet içinde şu intizam ile beraber geçmiş yirmi dört Sözlerde izah ve ispat edildiği gibi, cehl-i mürekkebin menşei olan âdiyât perdelerini keskin beyânâtıyla yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan hârikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalâletin menbaı olan tabiat tâğutunu, bürhanın elmas kılıncıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra'd-misâl sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe-i beşeriyeyi ve hikmet-i insaniyeyi âciz bırakan kâinatın tılsım-ı muğlâkını ve hilkat-i âlemin muammâ-i acîbesini feth ve keşf etmek, elbette hakikatbîn ve gaybâşinâ ve hidâyetbahş ve haknümâ olan Kur'ân gibi bir mu'cizekârın hârikulâde işleridir.

Evet, Kur'ân'ın âyetlerine insaf ile dikkat edilse görünüyor ki, sâir kitaplar gibi bir iki maksadı tâkip eden tedricî bir fikrin silsilesine benzemiyor; belki, def'î ve âni bir tavrı var ve ilkâ olunuyor bir gidişâtı var ve beraber gelen herbir tâifesi müstakil olarak uzak bir yerden ve gayet ciddî ve ehemmiyetli bir muhâberenin tek tek, kısa kısa bir sûrette geldiğinin nişanı var. Evet, kâinatın Hâlıkından başka kim var ki, bu derece kâinat ve Hâlık-ı kâinatla ciddî alâkadar bir muhâbereyi yapabilsin, hadsiz derece haddinden çıkıp Hâlık-ı Zülcelâli kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinatı doğru olarak konuştursun.

Evet, Kur'ân'da Kâinat Sâniinin pek ciddî ve hakiki ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor; taklidi îmâ edecek hiçbir emâre bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz-ı muhâl olarak, Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklidkârâne o izzet ve ceberût sahibi olan Hâlık-ı Zülcelâlini kendi fikriyle konuşturup ve kâinatı onunla konuştursa, elbette binler taklid emâreleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünkü, en pest bir halinde, en yüksek tavrı takınanların her hâleti taklidçiliğini gösterir. İşte şu hakikati kasem ile ilân eden,
-2-
'ya bak, dikkat et.


</HR>


1- Onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu. (Bakara Sûresi: 61.)

2- Kayan yıldıza yemin olsun • ki, Peygamberiniz ne şaştı, ne de bâtıla inandı. • O kendi keyfine göre de konuşmaz. • O ancak kendisine vahyolunanı söyler. (Necm Sûresi: 1-4.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:30

ÜÇÜNCÜ ŞUA


Kur'ânı Mu'cizü'l-Beyânın ihbarât-ı gaybiyesi ve her asırda şebâbiyetini muhafaza etmesi ve her tabaka insana muvâfık gelmesiyle hâsıl olan i'câzdır.

Şu Şuâ-ın Üç Cilvesi var.

BİRİNCİ CİLVE: İhbarât-ı gaybiyesidir. Şu cilvenin Üç Şavkı var.

BİRİNCİ ŞAVK: Mâziye âit ihbarât-ı gaybiyesidir.

Evet, Kur'ân-ı Hakîm, bilittifak ümmî ve emîn bir zâtın lisâniyle zaman-ı Âdem'den tâ Asr-ı Saadete kadar, enbiyâların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuâtını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvâfakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne hakikat-i vâkıayı faslediyor. Demek, Kur'ân'ın nazar-ı gaybbînîsi, o kütüb-ü sâlifenin umumunun fevkınde, ahvâl-i mâziyeyi görüyor ki, ittifakî meselelerde musaddıkâne onları tezkiye ediyor, ihtilâfî meselelerde musahhihâne onlara faysâl oluyor. Halbuki, Kur'ân'ın vukuât ve ahvâl-i mâziyeye dâir ihbarâtı aklî bir iş değil ki, akıl ile ihbar edilsin; belki, semâa mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kıraat ve kitâbet ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifakıyla, kıraatsiz, kitâbetsiz, emânetle mâruf, ümmî lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzûl ediyor.

Hem o ahvâl-i mâziyeyi öyle bir sûrette ihbar eder ki, bütün o ahvâli görür gibi bahseder. Çünkü, uzun bir hâdisenin ukde-i hayatiyesini ve ruhunu alır, maksadına mukaddeme yapar. Demek, Kur'ân'daki fezlekeler, hulâsalar gösteriyor ki, bu hulâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün mâziyi bütün ahvâli ile görüyor. Zîrâ, bir zâtın bir fende veya bir san'atta mütehassıs olduğu, hulâsalı bir sözle, fezlekeli bir san'atçıkla, o şahısların maharet ve melekelerini gösterdiği gibi; Kur'ân'da zikrolunan vukuâtın hulâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukuâtı ihâta etmiş, görüyor (tâbir câiz ise) bir maharet-i fevkalâde ile ihbar ediyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:30

İKİNCİ ŞAVK: İstikbâle âit ihbarât-ı gaybiyesidir.

Şu kısım ihbarâtın çok envaı var. Birinci kısım hususidir, bir kısım ehl-i keşif ve velâyete mahsustur. Meselâ Muhyiddin-i Arabî, -1- sûresinde pekçok ihbarât-ı gaybiyeyi bulmuştur. İmâm-ı Rabbânî, sûrelerin başındaki mukattaât-ı huruf ile çok muâmelât-ı gaybiyenin işaretlerini ve ihbarâtını görmüştür ve hâkezâ. Ulemâ-i bâtın için Kur'ân, baştan başa ihbarât-ı gaybiye nevindendir. Biz ise, umuma âit olacak bir kısmına işaret edeceğiz. Bunun da pekçok tabakâtı var; yalnız bir tabakadan bahsedeceğiz.

İşte, Kur'ân-ı Hakîm, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma der: Haşiye








-2-


gibi çok âyâtın ifade ettiği ihbarât-ı gaybiyedir ki, aynen doğru olarak çıkmıştır.



</HR>


Haşiye: Bu gaybdan haber veren âyetler pek çok tefsirlerde izah edilmesinden ve eski harfle tâb etmek niyeti müellifine verdiği acelelik hatâsından, burada izahsız ve o kıymettar hazîneler kapalı kaldılar.




</HR>


1- Elif lâm mim. • Rumlar mağlûp düştüler. (Rum Sûresi: 1-2.)

2- Sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. (Rum Sûresi: 60; Mü'min Sûresi: 55, 77.)

İnşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harâma gireceksiniz. (Fetih Sûresi: 27.) Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen Odur.(Fetih Sûresi: 28.)

Fakat bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç yıl içinde gâlip geleceklerdir. Hüküm Allah'ındır. (Rum Sûresi: 3-4.)

Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler: • Hanginiz cinnete uğramış? (Kalem Sûresi: 5-6.)

Yoksa onlar "O bir şâirdir; biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz" mu diyorlar? • Sen "Bekleye durun," de. "Ben de sizinle bekliyorum." (Tûr Sûresi: 30-31.) Allah seni insanlardan korur. (Mâide Sûresi: 67.)

Eğer bunu yapamazsanız - ki aslâ yapamayacaksınız. (Bakara Sûresi: 24.) Ölümü aslâ isteyemezler. (Cum'a Sûresi: 7.)

Onlara gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur'ân'ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. (Fussilet Sûresi: 53.)

De ki: And olsun, eğer bu Kur'ân'ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler. (İsrâ Sûresi: 88.)

Allah öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar. (Mâide Sûresi: 54.) De ki: Hamd Allah'a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. (Neml Sûresi: 93.)

De ki: O Rahmân'dır; Ona inandık ve Ona güvendik. Kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz. (Mülk Sûresi: 29.)

Sizden İmân edip güzel işler yapanlara Allah vaad etmiştir ki, kendilerinden önceki müminleri nasıl kâfirlerin yerine getirdiyse, onları da şimdiki kâfirlerin yerine, yeryüzünde hâkim kılacak, onlar için râzı olduğu İslâm dinini onların kalplerinde sağlamlaştıracak ve korkularını emniyete çevirecektir. (Nur Sûresi: 55.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:31

İşte pekçok îtirâzât ve tenkidâta mâruz ve en küçük bir hatâsından dolayı dâvâsını kaybedecek bir zâtın lisânından böyle tereddütsüz, kemâl-i ciddiyet ve emniyetle ve kuvvetli bir vüsûku ihsâs eden bir tarzda, böyle ihbarât-ı gaybiye katiyen gösterir ki, o zât, Üstad-ı Ezelîsinden ders alıyor, sonra söylüyor.

ÜÇÜNCÜ ŞAVK: Hakâik-ı İlâhiyeye ve hakâik-ı kevniyeye ve umûr-u uhreviyeye dâir ihbarât-ı gaybiyesidir.

Evet, Kur'ân'ın hakâik-ı İlâhiyeye dâir beyânâtı ve tılsım-ı kâinatı feth edip ve hilkat-i âlemin muammâsını açan beyânât-ı kevniyesi, ihbarât-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü, o hakâik-ı gaybiyeyi, hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhî hükemâları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği mâlûmdur. Hem, Kur'ân, gösterdiği o hakâik-ı İlâhiye ve o hakâik-ı kevniyeyi beyândan sonra ve safâ-i kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyâtından ve aklın tekemmülünden sonra, beşerin ukûlü, "Sadakte" deyip o hakâikı kabul eder. Kur'ân'a, "Barekallah" der. Bu kısmın kısmen On Birinci Sözde izah ve ispatı geçmiştir, tekrara hâcet kalmamıştır. Ammâ ahvâl-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor; fakat, Kur'ân'ın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde ispat ediyor. Onuncu Sözde, Kur'ân'ın şu ihbarât-ı gaybiyesi ne derece doğru ve hak olduğu izah ve ispat edilmiştir; ona mürâcaat et.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:31

İkinci Cilve: Kur'ân'ın şebâbetidir; her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhâfaza ediyor. Evet, Kur'ân, bir hutbe-i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakât-ı beşeriyeye birden hitâb ettiği için, öyle dâimî bir şebâbeti bulunmak lâzımdır. Hem de, öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ, efkârca muhtelif ve istidadca mütebâyin asırlardan her asra göre, güyâ o asra mahsus gibi bakar, baktırır ve ders verir.

Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat, Kur'ân'ın hükümleri ve kanunları, o kadar sabit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyâde kendine güvenen ve Kur'ân'ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hazır ve şu asrın ehl-i kitap insanları, Kur'ân'ın hitâb-ı mürşidânesine o kadar muhtaçtır ki, güyâ o hitâb, doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve -1- lâfzı,
-2- mânâsını dahi tazammun eder. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebâbetiyle, -3- sayhasını âlemin aktârına savuruyor.


</HR>


1- Ey ehl-i kitap! (âl-i İmrân Sûresi: 64, 65, 70, 71, 98, 99; Nisâ Sûresi: 171; Mâide Sûresi: 15, 19; v.d.)

2- Ey mektepliler!

3- De ki: Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudîler! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin. (âl-i İmrân Sûresi: 64.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:31

Meselâ şahıslar, cemaatler, muârazasından âciz kaldıkları Kur'ân'a karşı, bütün nev-i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hâzıra, Kur'ân'a karşı muâraza vaziyetini almıştır. İ'câz-ı Kur'ân'a karşı sihirleriyle muâraza ediyor. Şimdi, şu müthiş yeni muârazacıya karşı, i'câz-ı Kur'ân'ı, -1- âyetinin dâvâsını ispat etmek için, medeniyetin muâraza sûretiyle vaz' ettiği esâsâtı ve desâtirini esâsât-ı Kur'âniye ile karşılaştıracağız.

Birinci derecede: Birinci Sözden tâ Yirmi Beşinci Söze kadar olan muvâzeneler ve mîzanlar ve o Sözlerin hakikatleri ve başları olan âyetler, iki kere iki dört eder derecesinde medeniyete karşı Kur'ân'ın i'câzını ve galebesini ispat eder.

İkinci derecede: On İkinci Sözde ispat edildiği gibi, bir kısım düsturlarını hulâsa etmektir.

İşte, medeniyet-i hâzıra, felsefesiyle hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede nokta-i istinâdı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir. Düstur-u hayatı cidâl tanır. Cemaatlerin râbıtasını unsuriyet ve menfî milliyet bilir. Gâyesi hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid etmek için bâzı lehviyâttır.

Halbuki, kuvvetin şe'ni, tecavüzdür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidâlin şe'ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür. İşte, şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehâsiniyle beraber, beşerin yüzde ancak yirmisine bir nevi sûrî saadet verip, seksenini rahatsızlığa, sefâlete atmıştır.

Ammâ hikmet-i Kur'âniye ise, nokta-i istinâdı kuvvet yerine hak'kı kabul eder. Gâyede, menfaat yerine fazîlet ve rızâ-i İlâhî'yi kabul eder. Hayatta, düstur-u cidâl yerine düstur-u teâvün'ü esas tutar. Cemaatlerin râbıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî kabul eder. Gâyâtı, hevesât-ı nefsâniyenin nâmeşrû tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir. Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Fazîletin şe'ni, tesânüddür. Teâvünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefs-i emmâreyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir.

İşte, medeniyet-i hâzıra, edyân-ı sâbıka-i semâviyeden, bâhusus Kur'ân'ın irşâdâtından aldığı mehâsinle beraber, Kur'ân'a karşı, böyle hakikat nazarında mağlûp düşmüştür.

Üçüncü derece: Binler mesâilinden, yalnız numûne olarak üç dört meseleyi göstereceğiz.

Evet, Kur'ân'ın düsturları, kanunları ezelden geldiğinden, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir; dâimâ gençtir, kuvvetlidir.

Meselâ, medeniyetin bütün cem'iyât-ı hayriyeleri ile, bütün cebbârâne şedid inzibat ve nizâmâtlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur'ân-ı Hakîmin iki meselesine karşı muâraza edemeyip mağlûp düşmüşlerdir.


</HR>


1- De ki: And olsun, insanlar ve cinler bir araya toplansalar. (İsrâ Sûresi: 88.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:32

Meselâ,
-1-
Kur'ân'ın bu galebe-i i'câzkârânesini bir Mukaddeme ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:

• İşârâtü'l-İ'câz'da ispat edildiği gibi, bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin mâdeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci Kelime: "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne."

İkinci Kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."

Evet, hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede havâs ve avâm, yani zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise, havâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havâs tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir; ikinci kelime avâmı kine, hasede, mübârezeye sevk edip, rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi; şu asırda, sa'y, sermâye ile mübâreze neticesi, herkesçe mâlûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.

İşte, medeniyet, bütün cemiyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedid inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi esâsından vücûb-u zekât ile kal' eder, tedâvi eder; ikinci kelimenin esâsını hurmet-i ribâ ile kal' edip, tedâvi eder. Evet, âyet-i Kur'âniye, âlem kapısında durup, ribâya "Yasaktır!" der. "Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!" diyerek, insanlara ferman eder. Şâkirdlerine, "Girmeyiniz!" emreder.

• İkinci esas: Medeniyet, taaddüd-ü ezvâcı kabul etmiyor. Kur'ân'ın o hükmünü, kendine muhâlif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münâfi telâkkî eder.

Evet, eğer izdivaçtaki hikmet, yalnız kazâ-i şehvet olsa, taaddüd bilakis olmalı. Halbuki, hattâ bütün hayvanâtın şehâdetiyle ve izdivaç eden nebâtâtın tasdikiyle sabittir ki, izdivâcın hikmeti ve gâyesi, tenâsüldür. Kazâ-i şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyedir. Mâdem, hikmeten, hakikaten, izdivaç nesil içindir, nevin bekâsı içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kâbil ve ayın yalnız yarısında kâbil-i telâkkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekserî vakitte, tâ yüz seneye kadar kâbil-i telkıh bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pekçok fâhişehâneleri kabul etmeye mecburdur.

• Üçüncü esas: Muhâkemesiz medeniyet, Kur'ân kadına sülüs verdiği için âyeti tenkid eder. Halbuki, hayat-ı içtimâiyede ekser ahkâm, ekseriyet itibâriyle olduğundan; ekseriyet itibâriyle bir kadın kendini himâye edecek birisini bulur, erkek ise ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrik-i mesâi etmeye mecbur olur.


</HR>


1- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. (Bakara Sûresi: 43.)

Allah alışverişi helâl, fâizi ise haram kıldı. (Bakara Sûresi: 275.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:32

İşte, bu sûrette bir kadın, pederinden yarısını alsa, kocası noksaniyetini temin eder. Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüc ettiği kadının idaresine verecek; kızkardeşine müsâvi gelir. İşte, adâlet-i Kur'âniye böyle iktizâ eder, böyle hükmetmiştir. Haşiye 1

• Dördüncü esas: Sanemperstliği şiddetle, Kur'ân, men ettiği gibi; sanemperestliğin bir nevi taklidi olan sûretperestliği de men eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden sayıp, Kur'ân'a muâraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz sûretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-i mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. Hem Kur'ân, merhameten, kadınların hürmetini muhâfaza için, hayâ perdesini takmasını emreder; tâ hevesât-ı rezîlenin ayağı altında o şefkat mâdenleri zillet çekmesinler, âlet-i hevesât, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. Haşiye 2

Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki, âile hayatı, kadın-erkek mâbeyninde mütekâbil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki, açık saçıklık samimi hürmet ve muhabbeti izâle edip, âilevî hayatı zehirlemiştir. Hususan, sûretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukût-u ruha sebebiyet verdiği, şununla anlaşılır: Nasıl ki, merhûme ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder; öyle de, ölmüş kadınların sûretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine, hissiyât-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder.

İşte şu üç misâl gibi binler mesâil-i Kur'âniyenin herbirisi saadet-i beşeriyeyi dünyada temine hizmet etmekle beraber, hayat-ı ebediyesine de hizmet eder. Sâir meseleleri mezkûr meselelere kıyas edebilirsin.

Nasıl, medeniyet-i hâzıra, Kur'ân'ın hayat-ı içtimâiye-i beşere âit olan düsturlarına karşı mağlûp olup Kur'ân'ın i'câz-ı mânevîsine karşı hakikat noktasında iflâs eder; öyle de, medeniyetin ruhu olan felsefe-i Avrupa ve hikmet-i beşeriyeyi hikmet-i Kur'ân'la, yirmi beş adet Sözlerde, mîzanlarla iki hikmetin muvâzenesinde, hikmet-i felsefiye âcize ve hikmet-i Kur'âniyenin mu'cize olduğu katiyetle ispat edilmiştir. Nasıl ki, On Birinci ve On İkinci Sözlerde, hikmet-i felsefiyenin aczi ve iflâsı; ve hikmet-i Kur'âniyenin i'câzı ve gınâsı ispat edilmiştir; mürâcaat edebilirsin.

Hem, nasıl medeniyet-i hâzıra, hikmet-i Kur'ân'ın ilmî ve amelî i'câzına karşı mağlûp oluyor; öyle de, medeniyetin edebiyat ve belâğatı da Kur'ân'ın edeb ve belâgatına karşı nisbeti, öksüz bir yetimin muzlim bir hüzün ile ümitsiz ağlayışı; hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın velvele-i gınâsının (şarkı demektir) nisbeti ile ulvî bir âşığın muvakkat bir iftiraktan müştâkâne, ümitkârâne bir hüzün ile gınâsı (şarkısı); hem, zafer veya harbe ve ulvî fedâkârlıklara sevk etmek için teşvikkârâne kasâid-i vataniyeye nisbeti gibidir. Çünkü, edeb ve belâgat, tesir-i üslup itibâriyle ya hüzün verir, ya neşe verir.


</HR>


Haşiye 1: Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyizin müdâfaâtından bir parçadır; bu makama Haşiye olmuş.

"Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimâiyesinde en kudsî ve hakikatli bir düstur-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdâdımızın îtikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette, rûy-i zeminde adâlet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir."

Haşiye 2: Tesettür-ü nisvan hakkında Otuz Birinci Mektubun Yirmi Dördüncü Lem'ası gayet katî bir sûrette ispat etmiştir ki, "Tesettür, kadınlar için fıtrîdir; ref-i tesettür, fıtrata münâfidir."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:32

Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakdü'l-ahbabdan gelir, yani ahbabsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki, dalâletâlûd, tabiatperest, gafletpîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün, firâkü'l-ahbabdan gelir. Yani ahbab var; firâkında müştâkâne bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidâyetedâ, nurefşân Kur'ân'ın verdiği hüzündür.

Ammâ neşe ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi hevesâtına teşvik eder; o da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının şe'nidir. İkinci neş'e, nefsi susturup, ruhu, kalbi, aklı, sırrı, maâliyâta, vatan-ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için latîf ve edebli mâsumâne bir teşviktir ki; o da Cennet ve saadet-i ebediyeye ve rü'yet-i Cemâlullâha beşeri sevk eden ve şevke getiren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın verdiği neşedir. İşte,
-1-
ifade ettiği azîm mânâ ve büyük hakikat, kâsırü'l-fehm olanlarca ve dikkatsizlikle, mübâlâğalı bir belâgat için muhâl bir sûret zannediliyor. Hâşâ, mübâlâğa değil, muhâl bir sûret değil, ayn-ı hakikat bir belâgat ve mümkün ve vâki' bir sûrettir.

O sûretin bir vechi şudur ki: Yani, Kur'ân'dan tereşşuh etmeyen ve Kur'ân'ın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur'ân'ı tanzîr edemez, demektir. Hem, edememiş ki, gösterilmiyor.

İkinci vecih şudur ki: Cin ve insin hattâ şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesâileri olan medeniyet ve hikmet-i felsefe ve edebiyat-ı ecnebiye, Kur'ân'ın ahkâm ve hikmet ve belâgatına karşı âciz derekesindedirler, demektir; nasıl da, numûnesini gösterdik.

Üçüncü Cilve: Kur'ân-ı Hakîm, her asırdaki tabakât-ı beşerin herbir tabakasına, güyâ doğrudan doğruya o tabakaya hususi müteveccihtir, hitâb ediyor. Evet, bütün benî Âdem'e bütün tabakâtıyla en yüksek ve en dakîk ilim olan imâna ve en geniş ve nurânî fen olan mârifetullâha ve en ehemmiyetli ve mütenevvi' maarif olan ahkâm-ı İslâmiyeye dâvet eden, ders veren Kur'ân ise, her neve, her tâifeye muvâfık gelecek bir ders vermek elzemdir. Halbuki, ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakât bulunmak lâzımdır. Derecâta göre, herbiri, Kur'ân'ın perdelerinden bir perdeden hisse-i dersini alır. Şu hakikatin çok numûnelerini zikretmişiz; onlara mürâcaat edilebilir. Yalnız, burada bir iki cüz'ünün, hem yalnız bir iki tabakasının hisse-i fehmine işaret ederiz.


</HR>


1- De ki: And olsun, eğer bu Kur'ân'ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler. (İsrâ Sûresi: 88.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:33

Meselâ, -1- Kesretli tabaka olan avâm tabakasının şundan hisse-i fehmi: "Cenâb-ı Hak, peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir."

Daha mutavassıt bir tabaka şundan, "Îsâ Aleyhisselâmın ve melâikelerin ve tevellüde mazhar şeylerin ulûhiyetini nefyetmektir." Çünkü, muhâl birşeyi nefyetmek, zâhiren faydasız olduğundan, belâgatta medâr-ı fayda olacak bir lâzım-ı hüküm murad olunur. İşte cismâniyete mahsus veled ve vâlidi nefyetmekten murad ise, veled ve vâlidi ve küfüvü bulunanların nefy-i ulûhiyetleridir ve ma'bud olmaya lâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandır ki, Sûre-i İhlâs, herkese, hem her vakit fayda verebilir.

Daha bir parça ileri bir tabakanın hisse-i fehmi: "Cenâb-ı Hak mevcudâta karşı tevlid ve tevellüdü işmâm edecek bütün râbıtalardan münezzehtir. Şerik ve muînden ve hemcinsten müberrâdır. Belki mevcudâta karşı nisbeti, hallâkıyettir. Emr-i -2- ile, irâde-i ezeliyesiyle, ihtiyâriyle icad eder. İcâbî ve ıztırârî ve sudûr-u gayr-i ihtiyârî gibi münâfi-i kemâl herbir râbıtadan münezzehtir."

Daha yüksek bir tabakanın hisse-i fehmi: "Cenâb-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, Evvel ve âhir'dir. Hiçbir cihette ne Zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri, küfüvü, şebîhi, misli, misâli, mesîli yoktur. Yalnız, ef'âlinde, şuûnunda teşbihi ifade eden mesel var. -3- Bu tabakâta, ârifîn tabakası, ehl-i aşk tabakası, sıddîkîn tabakası gibi ayrı ayrı hisse sahiplerini kıyas edebilirsin.

İkinci misâl:

Meselâ, -4- Tabaka-i ûlânın şundan hisse-i fehmi şudur ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hizmetkârı veya "veledim" hitâbına mazhar olan Zeyd, izzetli zevcesini kendine küfüv bulmadığı için tatlîk etmiş; Allah'ın emriyle Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Âyet der: "Peygamber size evlâdım dese, risâlet cihetiyle söyler. Şahsiyet itibâriyle pederiniz değil ki, aldığı kadınlar ona münâsip düşmesin."

İkinci tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyyetine pederâne şefkatle bakar. Eğer o âmir, zâhir ve bâtın bir padişah-ı ruhânî olsa, o vakit merhameti pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiğinden, o raiyyetin efrâdı, onun hakiki evlâdı gibi ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı, zevc nazarına inkılâb edemediğinden, kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber (a.s.m.), mü'minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediğinden, Kur'ân der: "Peygamber (a.s.m.), merhamet-i İlâhiye nazarıyla size şefkat eder, pederâne muâmele yapar. Risâlet nâmına siz onun evlâdı gibisiniz; fakat şahsiyet-i insaniyet itibâriyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münâsip düşmesin."


</HR>


1- Doğurmamış ve doğrulmamıştır. • Hiçbir şey de Onun dengi değildir. (İhlâs Sûresi: 3-4.)

2- "Ol!" der; oluverir. (Yâsin Sûresi: 82.)

3- En yüce sıfatlar Allah'ındır. (Nahl Sûresi: 60.)

4- Muhammed erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. (Ahzâb Sûresi: 40.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:33

Üçüncü kısım şöyle fehmeder ki: "Peygambere (a.s.m.) intisab edip onun kemâlâtına istinad ederek, onun pederâne şefkatine itimad edip kusur ve hatîât etmemelisiniz," demektir. Evet, çoklar var ki, büyüklerine ve mürşidlerine itimad edip, tembellik eder. Hattâ, bâzan, "Namazımız kılınmış" der, bir kısım Alevîler gibi.

Dördüncü nükte: Bir kısım, şu âyetten şöyle bir işaret-i gaybiye fehmeder ki, "Peygamberin (a.s.m.) evlâd-ı zükûru, ricâl derecesinde kalmayıp, ricâl olarak nesli bir hikmete binâen kalmayacaktır. Yalnız, ricâl tâbirinin ifadesiyle, nisânın pederi olduğunu işaret ettiğinden, nisâ olarak nesli devam edecektir. Felillâhilhamd, Hazret-i Fâtıma'nın nesl-i mübâreki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nurânî silsilenin bedr-i münevveri, şems-i Nübüvvetin mânevî ve maddî neslini idâme ediyorlar.
-1-

Birinci Şûle Üç Şuâ ile hitâma erdi.


</HR>


1- Allah'ım, ona ve onun Ehl-i Beytine rahmet eyle.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:34

İkinci Şûle

İkinci Şûlenin Üç Nuru var.

Birinci Nur

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın heyet-i mecmûasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metîn bir tesânüd, muhkem bir tenâsüb; cümleleri ve heyetleri mâbeyninde kavî bir teâvün; ve âyetler ve maksadları mâbeyninde ulvî bir tecâvüb olduğunu, ilm-i beyân ve fenn-i maânî ve beyânînin Zemahşerî, Sekkâkî, Abdülkâhir-i Cürcânî gibi binlerle dâhî imamların şehâdetiyle sabit olduğu halde, o tecâvüb ve teâvün ve tesânüdü ve selâset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz dokuz mühim esbâb bulunurken, o esbâb, bozmaya değil, belki selâsetine, selâmetine, tesânüdüne kuvvet vermiştir. Yalnız, o esbâb, bir derece hükmünü icrâ edip, başlarını perde-i nizam ve selâsetten çıkarmışlar. Fakat, nasıl ki yeknesak düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar, lâkin ağacın tenâsübünü bozmak için çıkmıyorlar, belki o ağacın zînetli tekemmülüne ve cemâline medâr olan meyveyi vermek için çıkıyorlar; aynen bunun gibi, şu esbâb dahi, Kur'ân'ın selâset-i nazmına kıymettar mânâları ifade için sivri başlarını çıkarıyorlar.

İşte o Kur'ân-ı Mübîn, yirmi senede, hâcetlerin mevkîleri itibâriyle necim necim olarak, müteferrik parça parça nüzûl ettiği halde, öyle bir kemâl-i tenâsübü vardır ki, güyâ bir defada nâzil olmuş gibi bir münâsebet gösteriyor.

Hem, o Kur'ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebâyin esbâb-ı nüzûle göre geldiği halde, tesânüdün kemâlini öyle gösteriyor; güyâ bir sebeb-i vâhidle nüzûl etmiştir.

Hem, o Kur'ân, mütefâvit ve mükerrer suâllerin cevabı olarak geldiği halde, nihayet imtizâc ve ittihadı gösteriyor. Güyâ, bir suâl-i vâhidin cevabıdır.

Hem, Kur'ân, mütegâyir, müteaddit hâdisâtın ahkâmını beyân için geldiği halde, öyle bir kemâl-i intizamı gösteriyor ki, güyâ bir hâdise-i vâhidin beyânıdır.

Hem, Kur'ân, mütehâlif, mütenevvi' hâlette, hadsiz muhatapların fehimlerine münâsip üsluplarda, tenezzülât-ı kelâmiye ile nâzil olduğu halde; öyle bir hüsn-ü temâsül ve güzel bir selâset gösteriyor ki, güyâ hâlet birdir, bir derece-i fehimdir, su gibi akar bir selâset gösteriyor.

Hem o Kur'ân, mütebâid, müteaddit muhâtabîn esnâfına müteveccihen mütekellim olduğu halde; öyle bir suhûlet-i beyânı, bir cezâlet-i nizâmı, bir vuzuh-u ifhamı var ki, güyâ muhatabı bir sınıftır. Hattâ, herbir sınıf zanneder ki, bilasâle muhatap yalnız kendisidir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:34

Hem, Kur'ân, mütefâvit, mütederric irşâdî bâzı gâyelere îsâl ve hidâyet etmek için nâzil olduğu halde; öyle bir kemâl-i istikâmet, öyle bir dikkat-i muvâzenet, öyle bir hüsn-ü intizam vardır ki, güyâ maksad birdir.

İşte, bu esbâblar, müşevveşiyetin esbâbı iken, Kur'ân'ın i'câz-ı beyânında, selâset ve tenâsübünde istihdam edilmişlerdir. Evet, kalbi sakamsiz, aklı müstakîm, vicdânı marazsız, zevki selîm her adam, Kur'ân'ın beyânında güzel bir selâset, rânâ bir tenâsüb, hoş bir âhenk, yektâ bir fesâhat görür.

Hem, basîresinde selîm bir gözü olan görür ki; Kur'ân'da öyle bir göz vardır ki, o göz, bütün kâinatı zâhir ve bâtını ile vâzıh, göz önünde bir sayfa gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sayfanın mânâlarını söyler.

Şu Birinci Nurun hakikatini misâller ile tavzih etsek, birkaç mücelled lâzım. Öyle ise, sâir risâle-i Arabiyemde ve İşârâtü'l-İ'câz'da ve şu yirmi beş adet Sözlerde şu hakikatin ispatına dâir olan izahâtla iktifâ edip, misâl olarak mecmû-u Kur'ân'ı birden gösteriyorum.

İkinci Nuru

Kur'ân-ı Hakîmin, âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve Esmâ-i Hüsnâ cihetindeki üslup-u bediîsinde olan meziyet-i i'câziyeye dâirdir.

İhtar: Şu İkinci Nurda çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nurun misâlleri değil, belki geçmiş mesâil ve Şuâların misâlleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izah etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmâle mecburum. Onun için, gayet muhtasar bir tarzda şu sırr-ı azîm-i i'câzın misâllerinden olan âyetlere birer işaret edip, tafsilâtını başka vakte ta'lik ettik.

İşte, Kur'ânı Mu'cizü'l-Beyân, âyetlerin hâtimelerinde gâliben bâzı fezlekeleri zikreder ki, o fezlekeler ya Esmâ-i Hüsnâyı veya mânâlarını tazammun ediyor veyahut aklı tefekküre sevk etmek için, akla havale eder. Veyahut, makâsıd-ı Kur'âniyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin te'kid ve teyidi için fezlekeler yapar. İşte o fezlekelerde Kur'ân'ın hikmet-i ulviyesinden bâzı işârât ve hidâyet-i İlâhiyenin âb-ı hayatından bâzı reşâşât, i'câz-ı Kur'ân'ın berklerinden bâzı şerârât vardır. Şimdi, pekçok o işârâttan yalnız on tanesini icmâlen zikrederiz. Hem, pekçok misâllerinden birer misâl ve herbir misâlin pekçok hakâikından yalnız herbirinde bir hakikatin meâl-i icmâlîsine işaret ederiz. Bu on işaretin ekserîsi, ekser âyetlerde müçtemian beraber bulunup, hakiki bir nakş-ı i'câzî teşkil ederler. Hem, misâl olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserîsi, ekser işârâta misâldir. Biz, yalnız her âyetten bir işaret göstereceğiz. Misâl getireceğimiz âyetlerden, eski Sözlerde bahsi geçenlerin yalnız meâline bir hafif işaret ederiz.

Birinci Meziyet-i Cezâlet: Kur'ân-ı Hakîm, i'câzkâr beyânâtıyla Sâni-i Zülcelâlin ef'âl ve eserlerini nazara karşı serer, bast eder. Sonra, o âsâr ve ef'âlinde esmâ-i İlâhiyeyi istihrâc eder veya haşir ve tevhid gibi bir makâsıd-ı asliye-i Kur'âniyeyi ispat ediyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:34

Birinci mânânın misâllerinden meselâ,
-1-

İkinci şıkkın misâllerinden, meselâ,
-2-
(ilâ âhir) -3-'e kadar.

Birinci âyette âsârı bast edip bir neticenin, bir mühim maksûdun mukaddemâtı gibi, ilim ve kudrete, gâyât ve nizâmâtıyla şehâdet eden en azîm eserleri serd eder; Alîm ismini istihrâc eder. İkinci âyette, Birinci Şûlenin Birinci Şuâının Üçüncü Noktasında bir derece izah olunduğu gibi, Cenâb-ı Hakkın büyük ef'âlini, azîm âsârını zikrederek, neticesinde, yevm-i fasl olan haşri netice olarak zikrediyor.

İkinci Nükte-i Belâgat: Kur'ân, beşerin nazarına san'at-ı İlâhiyenin mensucâtını açar, gösterir; sonra, fezlekede o mensucâtı, esmâ içinde tayyeder veyahut akla havale eder.

Birincinin misâllerinden, meselâ,

-4-

İşte, başta der: "Semâ ve zemini, rızkınıza iki hazîne gibi müheyyâ edip, oradan yağmuru, buradan hubûbâtı çıkaran kimdir? Allah'tan başka koca semâ ve zemini iki mutî hazînedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise, şükür ona münhasırdır."

İkinci fıkrada der ki: "Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latîf kıymettar göz ve kulağı verecek, ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur. Bunları size vermiştir. Öyle ise, yalnız Rab Odur; Ma'bud da O olabilir."


</HR>


1- Yeryüzünde ne varsa sizin için O yarattı. Bundan başka semâya da irâdesini yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O her şeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi: 29.)

2- Yeryüzünü bir döşek, • dağları birer kazık yapmadık mı? • Sizi de çift çift yaratmadık mı? (Nebe' Sûresi: 6-8.)

3- Şüphesiz, hüküm günü belirlenmiş bir vakittir. (Nebe' Sûresi: 17.)

4- De ki: "Kimdir gökten ve yerden sizi rızıklandıran? Kimdir kulak ve gözler yaratıp size veren? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran? Kimdir kâinatı yerli yerince tedbîr ve idare eden?" Onlar diyecekler ki, "Allah'tır." Öyleyse, "Hâlâ Ona ortak koşmaktan korkmaz mısınız?" de. • İşte hak olan Rabbiniz Allah Odur. (Yûnus Sûresi: 31-32.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:35

Üçüncü fıkrada der: "Ölmüş yeri ihyâ edip, yüz binler ölmüş tâifeleri ihyâ eden kimdir? Hak'tan başka ve bütün kâinatın Hâlıkından başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar, O ihyâ eder. Mâdem Hak'tır; hukuku zâyi etmeyecektir, sizi bir mahkeme-i kübrâya gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi, sizi de ihyâ edecektir."

Dördüncü fıkrada der: "Bu azîm kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi kemâl-i intizamla idare edip tedbîrini gören, Allah'tan başka kim olabilir? Mâdem Allah'tan başka olamaz; koca kâinatı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden kudret, o derece kusursuz, nihayetsizdir ki, hiçbir şerik ve iştirâke ve muâvenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez "Allah" diyeceksiniz."

İşte, birinci ve dördüncü fıkra Allah der, ikinci fıkra Rab der, üçüncü fıkra "el-Hak" der. -1-'ne kadar mu'cizâne düştüğünü anla. İşte, Cenâb-ı Hakkın azîm tasarrufâtını, kudretinin mühim mensucâtını zikreder; sonra da o azîm âsârın, mensucâtın tezgâhı, yani Hak, Rab, Allah isimlerini zikretmekle, o tasarrufât-ı azîmenin menbaını gösterir.

İkincinin misâllerinden,

-2-



</HR>


1- İşte hak olan Rabbiniz Allah Odur. (Yûnus Sûresi: 32.)

2- Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah'ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için Allah'ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eden nice deliller vardır. (Bakara Sûresi: 164.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:35

İşte, Cenâb-ı Hakkın kemâl-i kudretini ve azamet-i rubûbiyetini gösteren ve Vahdâniyetine şehâdet eden semâvât ve arzın hilkatindeki tecellî-i saltanat-ı Ulûhiyet; ve gece gündüzün ihtilâfındaki tecellî-i Rubûbiyet; ve hayat-ı içtimâiye-i insana en büyük bir vâsıta olan gemiyi denizde teshîr ile tecellî-i rahmet; ve semâdan âb-ı hayatı ölmüş zemine gönderip, zemini yüz bin tâifeleriyle ihyâ edip, bir mahşer-i acâib sûretine getirmekteki tecellî-i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz muhtelif hayvanâtı basit bir topraktan halk etmekteki tecellî-i rahmet ve kudret; ve rüzgârları nebâtât ve hayvanâtın teneffüs ve telkıhlarına hizmet gibi vezâif-i azîme ile tavzif edip, tedbîr ve teneffüse sâlih vaziyete getirmek için tahrik ve idaresindeki tecellî-i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsuman ortasında vâsıta-i rahmet olan bulutları bir mahşer-i acâib gibi muallâkta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına dâvet etmek gibi teshîrindeki tecellî-i rubûbiyet gibi mensucât-ı san'atı tâdâd ettikten sonra, aklı onların hakâikına ve tafsiline sevk edip tefekkür ettirmek için, -1- der. Onunla ukûlü ikaz için akla havale eder.

Üçüncü Meziyet-i Cezâlet: Bâzan, Kur'ân, Cenâb-ı Hakkın fiillerini tafsil ediyor, sonra bir fezleke ile icmâl eder. Tafsiliyle kanaat verir; icmâl ile hıfzettirir, bağlar. Meselâ,

-2-

İşte, Hazret-i Yûsuf ve ecdâdına edilen nimetleri, şu âyetle işaret eder, der ki:

Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle serfirâz, bütün silsile-i enbiyâyı silsilenize rabt edip silsilenizi nev-i beşer içinde bütün silsilenin serdârı, hânedânınızı ulûm-u İlâhiye ve hikmet-i Rabbâniyeye bir hücre-i tâlim ve hidâyet sûretinde getirip, o ilim ve hikmetle dünyanın saadetkârâne saltanatını âhiretin saadet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmetle Mısır'a hem azîz bir reis, hem âlî bir nebî, hem hakîm bir mürşid etmek olan nimet-i İlâhiyeyi zikir ve tâdâd edip, ilim ve hikmet ile, onu, âbâ ve ecdâdını mümtaz ettiğini zikrediyor; sonra, "Senin Rabbin Alîm ve Hakîm'dir," der. "Onun rubûbiyeti ve hikmeti iktizâ eder ki, seni ve âbâ ve ecdâdını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin." İşte o mufassal nimetleri, şu fezleke ile icmâl eder.

Hem meselâ, -3-


</HR>


1- Aklını kullanan bir topluluk için Allah'ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eden nice deliller vardır. (Bakara Sûresi: 164.)

2- Rabbin seni böylece seçkin kılacak, sana rüyâ tâbirini öğretecek ve bundan önce ataların İbrâhim ve İshak üzerine peygamberlik nimetini tamamladığı gibi, senin ve Yâkuboğullarının üzerine de nimetini tamamlayacaktır. Muhakkak ki Rabbin her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yapar. (Yûsuf Sûresi: 6.)

3- De ki: Ey mülkün hakiki sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. (âl-i İmrân Sûresi: 26.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:36

İşte şu âyet, Cenâb-ı Hakkın nev-i beşerin hayat-ı içtimâiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki: İzzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakkın meşîetine ve irâdesine bağlıdır; demek, "Kesret-i tabakâtın en dağınık tasarrufâtına kadar meşîet ve takdir-i İlâhiye iledir, tesadüf karışamaz." Şu hükmü verdikten sonra, insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır; şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk-ı Hakikinin hazîne-i rahmetinden gönderdiğini bir iki mukaddeme ile ispat eder. Şöyle ki:

Der: "Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshîr eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. Öyle ise, bir elmayı bir adama hakiki rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o Zât verebilir; ve O ona hakiki Rezzâk olur." Sonra da, -1- der. Bu cümlede, o tafsilâtlı fiilleri icmâl ve ispat eder. Yani, "Size hesabsız rızık veren Odur ki, bu fiilleri yapar."

Dördüncü Nükte-i Belâgat: Kur'ân, kâh olur mahlûkat-ı İlâhiyeyi bir tertiple zikreder, sonra o mahlûkat içinde bir nizam, bir mîzan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle güyâ bir şeffâfiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o ayna-misâl tertibinden, cilvesi bulunan esmâ-i İlâhiyeyi gösteriyor. Güyâ o mahlûkat-ı mezkûre, elfâzdır; şu esmâ, onun mânâları, yahut o meyvelerin çekirdekleri, yahut hulâsalarıdırlar. Meselâ,

-2-

İşte, Kur'ân, hilkat-i insanın o acîb, garip, bedî, muntazam, mevzun etvârını öyle ayna-misâl bir tarzda zikredip tertip ediyor ki, -3- içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ, vahyin bir kâtibi şu âyeti yazarken, daha şu kelime gelmezden evvel, şu kelimeyi söylemiştir. "Acaba bana da mı vahiy gelmiş?" zannında bulunmuş. Halbuki, evvelki kelâmın kemâl-i nizam ve şeffâfiyetidir ve insicâmıdır ki, o kelâm gelmeden kendini göstermiştir.


</HR>


1- Dilediğini de hesapsız şekilde rızıklandırırsın. (Âl-i İmrân Sûresi: 27.)

2- And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. • Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. • Sonra o su damlasını pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bambaşka bir yaratılışla inşâ ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah'ın şânı ne yücedir! (Mü'minûn Sûresi: 12-14.)

3- Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah'ın şânı ne yücedir! (Mü'minûn Sûresi: 14.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:36

Hem meselâ,

-1-

İşte, Kur'ân, şu âyette azamet-i kudret-i İlâhiye ve saltanat-ı rubûbiyeti öyle bir tarzda gösteriyor ki, güneş, ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyyâ. Gece ve gündüzü, beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp, âyât-ı rubûbiyetini kâinat sayfalarında yazan ve Arş-ı Rubûbiyetinde duran bir Kadîr-i Zülcelâli gösterdiğinden, her ruh işitse, "Barekallah, Maşaallah, Tebarekallah, Rabbülalemin" demeye hâhişger olur. Demek, "Tebarekallah, Rabbülalemin" sâbıkın hulâsası, çekirdeği meyvesi ve âb-ı hayatı hükmüne geçer.

Beşinci meziyet-i cezâlet: Kur'ân, bâzan tegayyüre mâruz ve muhtelif keyfiyâta medâr maddî cüz'iyâtı zikreder. Onları hakâik-ı sabite sûretine çevirmek için sabit, nurânî, küllî esmâ ile icmâl eder, bağlar; veyahut, tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir.

Birinci mânânın misâllerinden, meselâ,

-2-



</HR>


1- Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üzerinde hükmünü icrâ eden Allah'tır. O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter. O, güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı. İyi bilin ki, yaratmak da Ona âittir, yaratıklarının tedbîr ve idaresi de. âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şânı ne yücedir! (A'râf Sûresi: 54.)

2- Ve Âdem'e bütün isimleri öğrettikten sonra eşyayı meleklere gösterdi. "Eğer halîfeliğe daha lâyık olduğunuz iddiâsında doğru iseniz, bunların isimlerini Bana söyleyin" buyurdu. • Melekler, "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz," dediler. "Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın." (Bakara Sûresi: 31-32.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:36

İşte şu âyet, evvelâ "Hazret-i Âdem'in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhâniyetine medâr ilmi olduğu" olan bir hâdise-i cüz'iyeyi zikreder. Sonra, o hâdisede melâikelerin Hazret-i Adem'e karşı ilim noktasında hâdise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hâdiseyi iki ism-i küllî ile icmâl ediyor-yani -1-. Yani, "Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem'i tâlim ettin; bize gâlip oldu. Hakîm olduğun için, bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhâniyet veriyorsun.

İkinci mânânın misâllerinden, meselâ

-2-
ilâ âhir. -3-

İşte şu âyetler, Cenâb-ı Hakkın, koyun, keçi, inek, deve gibi mahlûklarını insanlara hâlis, sâfî, leziz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnu'ları da insanlara latîf, leziz, tatlı birer nimet tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu'cizât-ı kudretini şifâlı ve tatlı güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra tefekküre, ibrete başka şeyleri de kıyas etmeye teşvik için -4- der, hâtime verir.

Altıncı Nükte-i Belâgat: Kâh oluyor ki âyet, geniş bir kesrete ahkâm-ı Rubûbiyeti serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir râbıta-i vahdet ile birleştirir veyahut bir kaide-i külliye içinde yerleştirir. Meselâ,
-5-



</HR>


1- Sen her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın. (Bakara Sûresi: 32.)

2- Ehlî hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir sütle sizi besleriz. (Nahl Sûresi: 66.)

3- Onda insanlar için şifâ bulunur. Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır. (Nahl Sûresi: 69.)

4- Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır. (Nahl Sûresi: 69.)

5- Onun hâkimiyet ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez. En yüce ve en büyük olan da ancak Odur. (Bakara Sûresi: 255.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:37

İşte, Ayete'l-Kürsîde on cümle ile on tabaka-i tevhidi ayrı ayrı renklerde ispat etmekle beraber, -1- cümlesiyle gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın müdâhalesini keser, atar. Hem, şu âyet, İsm-i Âzamın mazharı olduğundan hakâik-ı İlâhiyeye âit mânâları âzamî derecededir ki, âzamiyet derecesinde bir tasarruf-u rubûbiyeti gösteriyor. Hem, umum semâvât ve arza birden müteveccih tedbîr-i ulûhiyeti en âzamî bir derecede umuma şâmil bir hafîziyeti zikrettikten sonra, bir râbıta-i Vahdet ve birlik ciheti, o âzamî tecelliyâtlarının menba'larını -2- ile hulâsa eder.

Hem meselâ,

-3-

İşte şu âyetler, evvelâ Cenâb-ı Hakkın insana karşı şu koca kâinatı nasıl bir saray hükmünde halk edip, semâdan zemine âb-ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semâyı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sâir aktârında bulunan herbir nevi meyvelerinden, herbir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa'ylerini mübâdele edip, her nevi medâr-ı maîşetini temin etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir. Yani, denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki, rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vâsıtasıyla bütün zemine münâsebettar etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî birer vesâit-i nakliyesi hükmünde teshîr, hem güneş ile ayı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün'im-i Hakikînin renk renk nimetlerini insanlara takdim etmek için iki musahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halk etmiş. Hem, gece ve gündüzü insana musahhar yani, hâb-ı rahatına geceyi örtü, gündüzü maîşetlerine ticaretgâh hükmünde teshîr etmiştir.


</HR>


1- Onun katında, Onun izni olmaksızın kim şefaat edebilir? (Bakara Sûresi: 255.)

2- En yüce ve en büyük olan da ancak Odur. (Bakara Sûresi: 255.)

3- O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten de bir su indirdi ki, onunla sizin için rızık olarak meyvelerden bitirdi. Onun emriyle denizde seyretsinler diye gemileri sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de yine sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de yine sizin hizmetinize verdi. • Birbiri ardınca dönüp duran güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize verdi. • O, sözünüz ve halinizle istediğiniz her şeyden size verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız saymakla bitiremezsiniz. (İbrâhim Sûresi: 32-34.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:37

İşte bu niâm-ı İlâhiyeyi tâdâd ettikten sonra, insana verilen nimetlerin ne kadar geniş bir dairesi olduğunu gösterip, o dairede de ne derece hadsiz nimetler dolu olduğunu şu,
-1-
fezleke ile gösterir. Yani, istidad ve ihtiyac-ı fıtrî lisâniyle insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye, tâdâd ile bitmez tükenmez. Evet, insanın mâdem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesâba gelmez.

Yedinci sırr-ı belâgat: Kâh oluyor ki âyet, zâhirî sebebi icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, müsebbebin gâyelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü, gayet hakîmâne gâyeleri ve mühim semereleri irâde etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır; sebebi ise, şuursuz, câmiddir. Hem, semere ve gâyetini zikretmekle, âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücudda müsebbebât ile muttasıl ve bitişik görünür. Fakat, hakikatte mâbeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebep ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû eder. Matlaları, o mesafe-i mâneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukârin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibâlîden semânın eteğine kadar umum yıldızların matlaları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi; esbâb ile müsebbebât mâbeyninde, öyle bir mesafe-i mâneviye var ki, imânın dürbünüyle, Kur'ân'ın nuruyla görünür.

Meselâ,

-2-



</HR>


1- O, sözünüz ve halinizle istediğiniz her şeyden size verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız saymakla bitiremezsiniz. (İbrâhim Sûresi: 34.)

2- İnsan, yediklerine bir baksın. • Biz suyu bol bol indirdik. • Toprağı yardıkça yardık. • Ondan dâneler • Üzümler ve sebzeler, • zeytinlikler ve hurmalıklar, • bol ağaçlı bahçeler, • çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik. • Size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye. (Abese Sûresi: 24-32.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:37

İşte şu âyet-i kerîme, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek, esbâbı müsebbebâta rabt edip en âhirde, -1- lâfzıyla bir gâyeyi gösterir ki, o gâye, bütün o müteselsil esbâb ve müsebbebât içinde o gâyeyi gören ve tâkip eden gizli bir mutasarrıf bulunduğunu ve o esbâb Onun perdesi olduğunu ispat eder.

Evet, -2- tâbiriyle bütün esbâbı icad kabiliyetinden azl eder. Mânen der: "Size ve hayvanâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvanâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hubûbâtı yetiştirmekten pekçok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyânâttan Rahîm, Rezzâk, Mün'im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünüyor.

Hem meselâ,

-3-



</HR>


1- Size rızık olsun diye. (Abese Sûresi: 32.)

2- Size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye. (Abese Sûresi: 32.)

3- Görmedin mi ki Allah bulutları dilediği yere sevk eder, sonra onları birleştirir ve üst üste yığar. Sonra da onun arasından yağmur tanelerinin süzüldüğünü görürsün. Gökteki dağ gibi bulutlardan Allah dolu taneleri indirir ki, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir. • Allah geceyi ve gündüzü birbirine çevirir. Şüphesiz ki bunda gören gözler için bir ibret vardır. • Allah, hareket eden her canlıyı bir çeşit sudan yaratmıştır. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratır. Allah'ın kudreti muhakkak ki herşeye yeter. (Nur Sûresi: 43-45.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:38

İşte, şu âyet, mu'cizât-ı rubûbiyetin en mühimlerinden ve hazîne-i rahmetin en acîb perdesi olan bulutların teşkilâtında yağmur yağdırmaktaki tasarrufât-ı acîbeyi beyân ederken, güyâ bulutun eczâları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferât misillü, bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr-i İlâhî ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük tâifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları telif edip, kıyâmette seyyar dağlar cesâmet ve şeklinde ve rutûbet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehâb parçalarından, âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat, o göndermekte bir irâde, bir kasd görünüyor. Hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, sâfî, hiçbir şey yokken, bir mahşer-i acâib gibi, dağvârî parçalar kendi kendine toplanmıyor; belki, zîhayatı tanıyan Birisidir ki, gönderiyor. İşte şu mesafe-i mâneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Muğîs, Muhyî gibi esmâların matlaları görünüyor.

Sekizinci meziyet-i cezâlet: Kur'ân kâh oluyor ki Cenâb-ı Hakkın âhirette hârika ef'âllerini kalbe kabul ettirmek için ihzâriye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için, bir idâdiye sûretinde, dünyadaki acâib ef'âlini zikreder; veyahut istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir sûrette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanaatimiz gelir.

Meselâ, -1-
tâ sûrenin âhirine kadar.

İşte şu bahiste, haşir meselesinde, Kur'ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz sûrette muhtelif bir tarzda ispat ediyor.

Evvelâ neş'e-i ûlâyı nazara verir, der ki: "Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz; nasıl oluyor ki, neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz. O, onun misli, belki daha ehvenidir."

Hem, Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsanât-ı azîmeyi -2- kelimesiyle işaret edip, der: "Size böyle nimet eden Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız."

Hem, remzen der: "Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip, istib'âd ediyorsunuz. Hem, semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mâl eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?"


</HR>


1- Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize apaçık bir düşman kesiliverdi. (Yâsin Sûresi: 77.)

2- Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır. (Yâsin Sûresi: 80.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:38

İşte, şu âyet, mu'cizât-ı rubûbiyetin en mühimlerinden ve hazîne-i rahmetin en acîb perdesi olan bulutların teşkilâtında yağmur yağdırmaktaki tasarrufât-ı acîbeyi beyân ederken, güyâ bulutun eczâları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferât misillü, bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr-i İlâhî ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük tâifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları telif edip, kıyâmette seyyar dağlar cesâmet ve şeklinde ve rutûbet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehâb parçalarından, âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat, o göndermekte bir irâde, bir kasd görünüyor. Hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, sâfî, hiçbir şey yokken, bir mahşer-i acâib gibi, dağvârî parçalar kendi kendine toplanmıyor; belki, zîhayatı tanıyan Birisidir ki, gönderiyor. İşte şu mesafe-i mâneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Muğîs, Muhyî gibi esmâların matlaları görünüyor.

Sekizinci meziyet-i cezâlet: Kur'ân kâh oluyor ki Cenâb-ı Hakkın âhirette hârika ef'âllerini kalbe kabul ettirmek için ihzâriye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için, bir idâdiye sûretinde, dünyadaki acâib ef'âlini zikreder; veyahut istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir sûrette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanaatimiz gelir.

Meselâ, -1-
tâ sûrenin âhirine kadar.

İşte şu bahiste, haşir meselesinde, Kur'ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz sûrette muhtelif bir tarzda ispat ediyor.

Evvelâ neş'e-i ûlâyı nazara verir, der ki: "Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz; nasıl oluyor ki, neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz. O, onun misli, belki daha ehvenidir."

Hem, Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsanât-ı azîmeyi -2- kelimesiyle işaret edip, der: "Size böyle nimet eden Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız."

Hem, remzen der: "Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip, istib'âd ediyorsunuz. Hem, semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mâl eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?"


</HR>


1- Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize apaçık bir düşman kesiliverdi. (Yâsin Sûresi: 77.)

2- Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır. (Yâsin Sûresi: 80.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:38

Der: "Haşirde sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zâttır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir. Emr-i -1-'e karşı kemâl-i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvanâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı, -2- deyip, kudretine karşı tâciz ile meydan okunmaz."

Sonra, -3- tâbiriyle, "Herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sayfaları gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir."

Mâdem böyledir, bütün delâilin neticesi olarak, -4- yani, "Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur-u kibriyâsında hesâbınızı görecektir."

İşte şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü, nazâirini, dünyevî ef'âl ile de gösterdi.

Hem kâh oluyor ki, ef'âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nazâirlerini ihsâs etsin; tâ istib'âd ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ, -5- (ilâ âhir) ve -6- (ilâ âhir) ve -7-

İşte, şu sûrelerde Kıyâmet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı Rubûbiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazîrelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için, birtek kelimeyi numûne olarak göstereceğiz.

Meselâ, -8- kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a'mâli bir sayfa içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele kendi kendine çok acâib olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat, sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf nazîresi pek zâhirdir.


</HR>


1- "Ol!" der; oluverir. (Yâsin Sûresi: 82.)

2- Kemikleri kim diriltecek? (Yâsin Sûresi: 78.)

3- Şânı ne yücedir Onun ki, her şeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. (Yâsin Sûresi: 83.)

4- Ve siz de Ona döndürüleceksiniz. (Yâsin Sûresi: 83.)

5- Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvir Sûresi: 1.)

6- Gök yarıldığı zaman. (İnfitar Sûresi: 1.)

7- Gök yarıldığında. (İnşikak Sûresi: 1.)

8- Amel defterleri açıldığında. (Tekvir Sûresi: 10.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:39

Çünkü, her meyvedar ağacın, ya çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihât etmiş ise ubûdiyetleri var. İşte onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisâniyle, gayet fasîh bir sûrette, analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a'mâlini eşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne mürebbiyâne, latîfâne şu işi yapan Odur ki, der:

Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbât et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte, , şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani "sarmak ve toplamak" mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazîrini dahi îmâ eder.

Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esîr ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misâl bir lâmbayı, hazîne-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

İkinci: Veya, ziyâ metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyâyı zulmetle münâvebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alış verişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muâmelesini bir derece çeker, metâını ve muâmelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisâl edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyâyı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, "Haydi, yerde işin kalmadı," der, "Cehenneme git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadâkatsizlikle tahkir edenleri yak" der. fermanını, lekeli siyah yüzüyle, yüzünde okur.

Dokuzuncu nükte-i belâgat: Kur'ân-ı Hakîm, kâh olur cüz'î bâzı maksadları zikreder. Sonra o cüz'iyât vâsıtasıyla küllî makamda zihinleri sevk etmek için, o cüz'î maksadı, bir kaide-i külliye hükmünde olan Esmâ-i Hüsnâ ile takrîr ederek tespit eder, tahkik edip ispat eder. Meselâ,
-1-



</HR>


1- Kocası hakkında defalarca sana müracaat eden ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zâten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla görür. (Mücâdele Sûresi: 1.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:39

İşte, Kur'ân der: "Cenâb-ı Hak, Semî-i Mutlaktır, herşeyi işitir, hattâ en cüz'î bir mâcera olan ve zevcinden teşekkî eden bir zevcenin sana karşı mücâdelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en latîf cilvesine mazhar ve şefkatin en fedâkâr bir hakikatine mâden olan bir kadının haklı olarak zevcinden dâvâsını ve Cenâb-ı Hakka şekvâsını umûr-u azîme sûretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar."

İşte, bu cüz'î maksadı küllîleştirmek için, mahlûkatın en cüz'î bir hâdisesini işiten, gören kâinatın daire-i imkânîsinden hariç bir zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir Zât olmak lâzım gelir. Ve kâinata Rab olan, kâinat içinde mazlum küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryadlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryadlarını işitmeyen, Rab olamaz. Öyle ise, -1- cümlesiyle iki hakikat-i azîmeyi tespit eder.

Hem meselâ,

-2-

İşte Kur'ân, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mi'racının mebdei olan Mescid-i Haramdan, Mescid-i Aksâya olan seyerânını zikrettikten sonra, -3- der. -4-'deki zamir, ya Cenâb-ı Hakkadır veyahut Peygamberedir.

Peygambere göre olsa, şöyle oluyor ki: "Bu seyahat-i cüz'îde, bir seyr-i umumi, bir urûc-u küllî var ki, tâ Sidretü'l-Müntehâya, tâ Kâb-ı Kavseyne kadar, merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tezâhür eden âyât-ı Rabbâniyeyi ve acâib-i san'at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür" der. O küçük, cüz'î seyahati, küllî ve mahşer-i acâib bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.

Eğer zamir, Cenâb-ı Hakka râcî olsa, şöyle oluyor ki: "Bir abdini, bir seyahatte huzuruna dâvet edip bir vazife ile tavzif etmek için, Mescid-i Haramdan mecmâ-ı enbiyâ olan Mescid-i Aksâya gönderip, enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kâb-ı Kavseyne kadar mülk ü melekûtunda gezdirdi."

İşte, çendan o zât bir abddir, bir mi'rac-ı cüz'îde seyahat eder; fakat, bu abdde bütün kâinata taallûk eden bir emânet beraberdir, hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem, saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hak kendi zâtını, bütün eşyayı işitir ve görür sıfatıyla tavsif eder; tâ, o emânet, o nur, o anahtarın cihanşümûl hikmetlerini göstersin.


</HR>


1- Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla görür. (Mücâdele Sûresi: 1.)

2- Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alıp, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir. (İsrâ Sûresi: 1.)

3- Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir. (İsrâ Sûresi: 1.)

4- Şüphesiz O. (İsrâ Sûresi: 1.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:39

Hem meselâ,

-1-

İşte, şu sûrede, "Semâvât ve arzın Fâtır-ı Zülcelâli, semâvât ve arzı öyle bir tarzda tezyin edip âsâr-ı kemâlini göstermekle, hadsiz seyircilerinden Fâtırına hadsiz medh ü senâlar ettiriyor; ve öyle de hadsiz nimetlerle süslendirmiş ki, semâ ve zemin, bütün nimetlerin ve nimetdîdelerin lisânlarıyla, o Fâtır-ı Rahmânına nihayetsiz hamd ve sitâyiş ederler" dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtırın verdiği cihazât ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla, hayvanât ve tuyûr gibi, semâvî saraylar olan yıldızlar ve ulvî memleketleri olan burçlarda gezmek ve tayerân etmek için o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zât-ı Zülcelâl, elbette herşeye kâdir olmak lâzım gelir. Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühreden Müşteriye, Müşteriden Zühale uçacak kanatları O veriyor.

Hem, melâikeler sekene-i zemin gibi cüz'iyete münhasır değiller, bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyâde yıldızlarda bulunduğuna işaret, -2- kelimeleriyle tafsil verir. İşte şu hâdise-i cüz'iye olan "Melâikeleri kanatlarla teçhiz etmek" tâbiriyle gayet küllî ve umumi bir azamet-i kudretin destgâhına işaret ederek, -3- fezlekesiyle tahkik edip, tespit eder.

Onuncu nükte-i belâgat: Kâh oluyor, âyet, insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedid bir tehdit ile zecreder. Sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir; teselli verir.


</HR>


1- Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet o Allah'a mahsustur ki, gökleri ve yeri yoktan yaratmış, melekleri de ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılmıştır. O, yarattıkları için neyi dilerse onu arttırır. Muhakkak ki Allah herşeye hakkıyla kâdirdir. (Fâtır Sûresi: 1.)

2- İkişer, üçer, dörder. (Fâtır Sûresi: 1.)

3- Muhakkak ki Allah herşeye kâdirdir. (Fâtır Sûresi: 1.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:40

Meselâ,

-1-

İşte şu âyet der ki: "De: 'Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki olsaydı, elbette Arş-ı Rubûbiyetine el uzatıp müdâhale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Halbuki, yedi tabaka semâvâttan tâ hurdebînî zîhayatlara kadar herbir mahlûk, küllî olsun cüz'î olsun, küçük olsun büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle o Esmâ-i Hüsnânın müsemmâ-i Zülcelâlini tesbih edip, şerik ve nazîrden tenzih ediyorlar.'

Evet, nasıl ki semâ güneşler, yıldızlar denilen nurefşan kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla Onu takdîs ediyor, vahdetine şehâdet ediyor; ve cevv-i hava dahi, bulutların sesiyle, berk ve ra'd ve katrelerin kelimâtıyla Onu tesbih ve takdîs ve vahdâniyetine şehâdet eder; öyle de, zemin, hayvanât ve nebâtât ve mevcudât denilen hayattar kelimâtıyla Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih ve tevhid etmekle beraber; herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla, yine tesbih edip birliğine şehâdet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz'î bir masnu', küçüklüğü ve cüz'iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pekçok esmâ-i külliyeyi göstermek ile, Müsemmâ-i Zülcelâli tesbih edip vahdâniyetine şehâdet eder.

İşte, bütün kâinat birden, bir lisân ile, müttefikan Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih edip vahdâniyetine şehâdet ederek, kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti kemâl-i itaatle yerine getirdikleri halde, şu kâinatın hulâsası ve neticesi ve nazdar bir halîfesi ve nâzenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak, ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şâyeste olduğunu ifade edip bütün bütün ye'se düşürmemek için, hem şunun gibi nihayetsiz bir cinâyete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr-ı Zülcelâl nasıl meydan verip kâinatı başlarına harab etmediğinin hikmetini göstermek için -2- der. O hâtime ile hikmet-i imhâli gösterip, bir ricâ kapısı açık bırakır.


</HR>


1- Deki: Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar da bulunsaydı, Arşın sahibi olan Allah'a üstün gelmek için elbette bir yol ararlardı. • Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. • Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; lâkin siz onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar. (İsrâ Sûresi: 42-44.)

2- Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar. (İsrâ : 44.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:40

İşte şu on işârât-ı i'câziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşahât-ı hidâyetiyle beraber çok lemeât-ı i'câziye vardır ki, büleğâların en büyük dâhîleri şu bedî üsluplara karşı, kemâl-i hayret ve istihsanlarından, parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, -1- demiş; -2-'ya hakkalyakîn olarak İmân etmişler. Demek bâzı âyette, bütün mezkûr işârâtla beraber, bahsimize girmeyen çok mezâyâ-i âheri de tazammun eder ki, o mezâyânın icmâında öyle bir nakş-ı i'câz görünür ki, kör dahi görebilir.

İkinci Şûlenin Üçüncü Nuru Şudur ki: Kur'ân, başka kelâmlarla kâbil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksad, biri makamdır. Ediblerin, yanlış olarak, yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde "Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?" ise bak. Yalnız söze bakıp durma. Mâdem kelâm, kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır; Kur'ân'ın menbaına dikkat edilse, Kur'ân'ın derece-i belâgatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, mâdem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irâde ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukâvemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezâyüd eder.

Meselâ, -3- yani "Yâ arz! Vazifen bitti; suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı; yağmuru kes."

Meselâ,
-4-

yani, "Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücudda meşhergâh-ı san'atıma geliniz" dedi. Onlar da, "Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz." İşte kuvvet ve irâdeyi tazammun eden hakiki ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra insanların,
-5-
gibi sûret-i emirde cemâdâta hezeyanvârî muhâveresi hiç o iki emre kâbil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş'et eden arzular ve o arzulardan neş'et eden fuzûliyâne emirler nerede, hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet, emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna "Arş!" emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse-iki emir sûreten bir iken mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.



</HR>


1- Bu hiçbir beşerin sözü olamaz.

2- O ancak kendisine vahyolunanı söyler. (Necm Sûresi: 4.)

3- (Hûd Sûresi: 44.)

4- Ona ve Arza "İsteseniz de istemeseniz de, ikiniz birden emrime uyun" buyurdu. Onlar da "İsteyerek uyduk" dediler. (Fussilet Sûresi: 11.)

5- Ey yer, yerinde dur. Ey gök, parçalan. Ey Kıyâmet, kop.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:40

Meselâ,
-1-

Hem meselâ,
-2-

Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nevindeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin güneşe nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakiki bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakiki bir san'atkârın işlediği vakit san'atına dâir verdiği beyânâtı ve hakiki bir mün'imin ihsan başında iken beyân ettiği ihsanâtı, yani, kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: "Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak. Bunun için işte bunu böyle yapıyorum."

Meselâ,

-3-

Kur'ân'ın semâsında şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misâl Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef'âlleri içindeki intizam-ı belâgatla çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri -4- tâbiri ile ispat edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede; insanların, fuzûliyâne, onlarla teması az olan ef'âlden bahisleri nerede? Taklid sûretinde çiçek resimleri, hakiki, hayattar çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz!


</HR>


1- Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece "Ol" demektir; o da oluverir. (Yâsin Sûresi: 82.)

2- Meleklere "Âdem'e secde edin" dediğimizde .. (Bakara Sûresi: 34.)

3- Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur. • Yeryüzünü döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. • Hakka yönelen her bir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır. (Kaf Sûresi: 6-11.)

4- İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır. (Kaf Sûresi: 6-11.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:41

Şu 'dan, tâ 'a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:

Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden, Kur'ân onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemât eder, der: "Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, Biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir sûrette binâ etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, ay ve güneş ile tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tespit etmişiz, denizin istilâsından muhâfaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadrevâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hubûbâtı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halk edip, ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurûcunuz da böyledir. Kıyâmette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız."

İşte şu âyetin ispat-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyâniye-ki binden birisine ancak işaret edebildik-nerede, insanların bir dâvâ için serd ettikleri kelimât nerede?

Şu risâlenin başında, şimdiye kadar tahkik nânıma bîtarafâne muhâkeme sûretinde, Kur'ân'ın i'câzını muannid bir hasma kabul ettirmek için, Kur'ân'ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi, mumlar sırasına getirip muvâzene ediyorduk. Şimdi tahkik, vazifesini ifâ edip, parlak bir sûrette i'câzını ispat etti. Şimdi ise, tahkik nâmına değil, hakikat nâmına, bir iki söz ile, Kur'ân'ın muvâzeneye gelmez hakiki makamına işaret edeceğiz:

Evet, sâir kelâmların Kur'ân'ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir.

Evet, herbiri birer hakikat-i sâbiteyi tasvir eden, gösteren Kur'ân'ın kelimâtı nerede; beşerin, fikri ve duygularının aynacıklarında, kelimâtıyla tersîm ettikleri mânâlar nerede?

Evet, envar-ı hidâyeti ilham eden ve şems ve kamerin Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olan Kur'ân'ın melâike-misâl zîhayat kelimâtı nerede; beşerin, hevesâtını uyandırmak için, sehhâr nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede?

Evet, ısırıcı haşerât ve böceklerin mübârek melâike ve nurânî ruhânîlere nisbeti ne ise, beşerin kelimâtı Kur'ân'ın kelimâtına nisbeti odur.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:41

Şu hakikatleri Yirmi Beşinci Söz ile beraber, geçen yirmi dört adet Sözler ispat etmiştir. Şu dâvâmız mücerred değil; bürhanı, geçmiş neticedir.

Evet, herbiri cevâhir-i hidâyetin birer sadefi ve hakâik-ı imâniyenin birer menbaı ve esâsât-ı İslâmiyenin birer mâdeni ve doğrudan doğruya Arşü'r-Rahmândan gelen ve kâinatın fevkınde ve haricinde, insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve irâdeyi tazammun eden ve hitâb-ı ezelî olan elfâz-ı Kur'âniye nerede; insanın hevâî hevâperestâne, vâhî hevesperverâne elfâzı nerede?

Evet, Kur'ân bir şecere-i Tûbâ hükmüne geçip, şu âlem-i İslâmiyeyi bütün mâneviyâtıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar sûretinde neşredip, asfiyâ ve evliyâsını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakâik-ı kevniye ve İlâhiyeyi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne geçip, yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil hakâikı gösteren Kur'ân nerede; beşerin mâlûmumuz olan kelâmı nerede?

Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakâikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde; herkes, her millet, her memleket onun cevâhirinden, hakâikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzûliyet, ne o mürûr-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, onun kıymettar hakâikına, onun güzel üsluplarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâlet tek başıyla bir i'câzdır.

Şimdi, biri çıksa, Kur'ân'ın getirdiği hakâikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur'ân'ın bâzı âyâtına muâraza için nisbet etse, "Kur'ân'a yakın bir kelâm söyledim" dese, öyle ahmakâne bir sözdür ki; meselâ, taşları muhtelif cevâhirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde, umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mîzanlı nakışlar ile tezyin eden bir ustanın san'atıyla, o nukuş-u âliyeden fehmi kâsır, o sarayın bütün cevâhir ve zînetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hânelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre âdi bir hânenin vaziyetine göre bir intizam, bir sûret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bâzı boncukları taksa, sonra, "Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyâde maharet ve servetim var ve kıymettar zînetlerim var" dese, divânece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san'atı gibidir.


</HR>


Yer nerede, Süreyyâ yıldızı nerede? (Arab atasözü)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:41

Üçüncü Şûle

Üç Ziyâsı var.

Birinci Ziyâ

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın büyük bir vech-i i'câzı On Üçüncü Sözde beyân edilmiştir. Kardeşleri olan sâir vücûh-u i'câz sırasına girmek için, bu makama alınmıştır.

İşte, Kur'ân'ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi i'câz ve hidâyet nurunu neşr ile küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur'ân'ın nüzûlünden evvel olan o asr-ı câhiliyette ve o sahrâ-i bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd-u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur'ân'ın lisân-ı ulvîsinden,
-1-
-2-
gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcudât-ı âlem, -3- , sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar.

Hem, o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat, -4- sayhasıyla, işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nur-u hakikatedâ ve arz bir kafa ve berr ve bahr birer lisân ve bütün hayvanât ve nebâtât birer kelime-i tesbihfeşân sûretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla, mezkûr zevkin dekâikını göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürûr-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur'ân'ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile veyahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i'câz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok enva-ı i'câzı içinde bu nevi i'câzını zevk edemezsin.


</HR>


1- Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye gâliptir ve hikmeti her şeyi kuşatır. (Hadîd Sûresi: 1.)

2- Göklerde ve yerde ne varsa, her şeyin hakiki sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye gâlip olan ve hikmeti her şeyi kuşatan Allah'ı tesbih eder. (Cumâ Sûresi: 1.)

3- Tesbih etti, tesbih eder.

4- Yedi gök ve yer Onu tesbih eder. (İsrâ Sûresi: 44.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:42

Kur'ânı Mu'cizü'l-Beyânın en yüksek derece-i i'câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

Gayet büyük ve garip ve gayetle yayılmış acîb bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb altında bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmıştır. Mâlûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi, onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır; bir sûret verilir. İşte hiç görülmeyen-ve hâlâ görünmüyor-o ağaca dâir biri çıksa, perde üstünde onun herbir âzâsına mukabil bir resim çekse, bir hudud çizse, daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenâsüble bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihayet uzak mebde' ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmât ile doldursa, elbette şüphe kalmaz ki o ressam bütün o gaybî ağacı gaybâşinâ nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder. Aynen onun gibi, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân dahi, hakikat-i mümkinâta dâir-ki o hakikat, dünyanın iptidâsından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve Arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dâir-beyânat-ı Kur'âniye o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir sûret vermiştir ki, bütün muhakkikler nihayet tahkikinde Kur'ân'ın tasvirine "Mâşaallah, bârekallah" deyip, "Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-i hilkati keşf ve feth eden yalnız sensin, ey Kur'ân-ı Kerîm!" demişler.

-1-, temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef'âl-i Rabbâniye bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edilmekle, o şecere-i nurâniyenin daire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-i mütenâhî fezâ-i ıtlakta yayılıp ihâta ediyor. Hudud-u icraatı,
-2-
hududundan tut, tâ
-3-



</HR>


1- En yüce sıfatlar Allah'ındır. (Nahl Sûresi: 60.)

2- Allah, kişi ile kalbinin arasına girer. (Enfâl Sûresi: 24.) • Dâneleri ve çekirdekleri çatlatan şüphesiz Allah'tır. (En'âm Sûresi: 95.)

3- Gökler de Onun kudretiyle dürülmüştür. (Zümer Sûresi: 67.) • Gökleri ve yeri altı günde yarattı. (A'râf Sûresi: 54; Hadîd Sûresi: 4.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:42

hududuna kadar intişâr etmiş o hakikat-i nurâniyeyi bütün dal ve budaklarıyla gâyât ve meyveleriyle o kadar tenâsüble birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette o hakâik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef'âli beyân eder ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashâb-ı irfan ve hikmet, o beyânât-ı Kur'âniyeye karşı -1- deyip, "Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık" diyerek tasdik ediyorlar. Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imânın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde tarif eder ve o mertebe bir münâsebet tarzında izhâr eder ki, akl-ı beşer idrâkinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o İmân dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı, en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz'î semerâtına varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenâsüb ve kemâl-i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza ettiğine delil ise, o Kur'ân-ı câmiin nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumuzundan çıkan şeriat-ı kübrâ-i İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvâzeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve resâneti, cerh edilmez bir şâhid-i âdil, şüphe getirmez bir bürhan-ı kâtı'dır.

Demek oluyor ki, beyânât-ı Kur'âniye beşerin ilm-i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhîte istinad ediyor ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakâikı bir anda müşâhede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ.

İkinci Ziyâ

Hikmet-i Kur'âniyenin karşısında meydan-ı muârazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, hikmet-i Kur'ân'a karşı ne derece sukut ettiğini On İkinci Sözde izah ve temsil ile tasvir ve sâir Sözlerde ispat ettiğimizden, onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvâzene ederiz. Şöyle ki:

Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar, mevcudâtın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder; Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de, icmâlen bahseder. Âdetâ, kâinat kitâbının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.

Kur'ân ise, dünyaya geçici, seyyâl, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâbçı olarak bakar; mevcudâtın mahiyetlerinden, sûrî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat Sâni' tarafından tavzif edilen vezâif-i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vecihle ve nasıl delâlet ettikleri ve evâmir-i tekviniye-i İlâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsîlen zikreder. İşte, felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur'âniyenin şu tafsil ve icmâl hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir göreceğiz.

İşte, nasıl elimizdeki saat, sûreten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, dâimî, içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, Kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya zâhirî sabitiyetiyle beraber, dâimî zelzele ve tegayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın sâniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir, sene o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir, asır ise o saatin saatlerini tâdâd eden bir iğnedir.


</HR>


1- Allah her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:43

İşte zaman, dünyayı, emvâc-ı zevâl üstüne atar, bütün mâzi ve istikbâli ademe verip yalnız zaman-ı hâzırı vücuda bırakır. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân itibâriyle dahi yine dünya, zelzeleli gayr-i sabit bir saat hükmündedir. Çünkü, cevv-i hava, mekânı çabuk tağyir ettiğinden bir halden bir hale sür'aten geçtiğinden, bâzı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla, sâniye sayan milin sûret-i tegayyürü hükmünde bir tegayyür veriyor.

Şimdi, dünya hânesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin yüzü itibâriyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin çıkmaları ve hasflar vuku' bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürûr edicidir gösterir.

Dünya hânesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecrâmların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufât ve hüsufâtın vuku' bulmasıyla yıldızların sukut etmeleri gibi tegayyürât gösterir ki, semâ dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harâbiyete gidiyor. Onun tegayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor; fakat, herhalde geçici ve zevâl ve harâbiyete karşı gittiğini gösterir.

İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde binâ edilmiştir; şu rükünler, dâim onu sarsıyor. Fakat, şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tegayyürât, kalem-i kudretin mektubât-ı Samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifât ile gösteren, tazelenen aynalarıdır.

İşte dünya, dünya itibâriyle hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gaflet ile sûreten incimâd etmiş, fikr-i tabiatla kesâfet ve küdûret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefîhenin câzibedar lehviyâtıyla, sarhoşâne hevesâtıyla o dünyanın hem cümûdetini ziyâde edip gafleti kalınlaştırmış, hem küdûretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. Ammâ, Kur'ân ise şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle,
-1-
âyâtıyla pamuk gibi hallâc eder, atar.
-2-
-3-



</HR>


1- Çarpacak olan felâket. • Nedir o çarpacak olan felâket? (Kâria Sûresi: 1-2.)

Kıyâmet koptuğu zaman (Vâkıa Sûresi: 1.)

Yemin olsun Tûr'a. • Ve satır satır yazılı kitâba. (Tûr Sûresi: 1-2.)

2- Onlar göklerin ve yerin melekûtunu tefekkür etmezler mi? (A'râf Sûresi: 185.)

3- Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ ettik. (Kaf Sûresi: 6.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:43

-1-
gibi beyânâtıyla o dünyaya şeffâfiyet verir ve bulanmasını izâle eder,
-2-
-3-
gibi nurefşân neyyirâtıyla câmid dünyayı eritir,
-4- ve
-5- ve
-6-
-7-
mevtâlûd tâbirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça parça eder,

-8-

gök gürlemesi gibi sayhalarıyla tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır.

İşte Kur'ân'ın baştan başa kâinata müteveccih olan âyâtı şu esâsa göre gider, hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar gösterir, çirkin dünyayı ne kadar çirkin olduğunu göstermekle beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir, hakiki hikmeti ders verir, kâinat kitâbının mânâlarını tâlim eder. Hurufât ve nukuşlarına az bakar; sarhoş felsefe gibi, çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufâtın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyâtta sarf ettirmiyor.


</HR>


1- İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi. (Enbiyâ Sûresi: 30.)

2- Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadır. (En'âm Sûresi: 32.)

3- Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nur Sûresi: 35.)

4- Gök yarıldığı zaman. (İnfitar Sûresi: 1.)

5- Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvir Sûresi: 1.)

6- Gök yarıldığında. (İnşikak Sûresi: 1.)

7- Sûra üfürülür. Ve Allah'ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür. Sonra bir daha Sûra üflenir. Ve onlar kabirlerinden kalkıp bakışırlar. (Zümer Sûresi: 68.)

8- O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür. (Hadîd Sûresi: 4.) • De ki: Hamd Allah'a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinden habersiz değildir. (Neml Sûresi: 93.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:43

Üçüncü Ziyâ

İkinci Ziyâda hikmet-i beşeriyenin hikmet-i Kur'âniyeye karşı sukûtuna, hikmet-i Kur'âniyenin i'câzına işaret ettik. Şimdi şu ziyâda, Kur'ân'ın şâkirdleri olan asfiyâ ve evliyâ ve hükemânın münevver kısmı olan hükemâ-i İşrâkiyyunun hikmetleriyle, Kur'ân'ın hikmetine karşı derecesini gösterip, şu cihette Kur'ân'ın i'câzına muhtasar bir işaret edeceğiz:

İşte, Kur'ân-ı Hakîmin ulviyetine en sâdık bir delil ve hakkâniyetine en zâhir bir bürhan ve i'câzına en kavî bir alâmet şudur ki: Kur'ân, bütün aksâm-ı tevhidin bütün merâtibini bütün levâzımâtıyla muhâfaza ederek beyân edip muvâzenesini bozmamış, muhâfaza etmiş; hem, bütün hakâik-ı âliye-i İlâhiyenin muvâzenesini muhâfaza etmiş; hem, bütün Esmâ-i Hüsnânın iktizâ ettikleri ahkâmları cem' etmiş, o ahkâmın tenâsübünü muhâfaza etmiş; hem rubûbiyet ve ulûhiyetin şuûnâtını kemâl-i muvâzene ile cem' etmiştir. İşte şu muhâfaza ve muvâzene ve cem', bir hâsiyettir; katiyen beşerin eserinde mevcud değil ve eâzım-ı insaniyenin netâic-i efkârında bulunmuyor. Ne melekûta geçen evliyâların eserinde, ne umûrun bâtınlarına geçen İşrâkıyyunun kitaplarında, ne âlem-i gayba nüfuz eden ruhânîlerin maarifinde hiç bulunmuyor. Güyâ bir taksimü'l-a'mâl hükmünde, herbir kısmı hakikatin şecere-i uzmâsından yalnız bir iki dalına yapışıyor, yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşıyor; başkasından ya haberi yok, yahut bakmıyor.

Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyed enzâr ile ihâta edilmez. Kur'ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki, ihâta etsin. Kur'ân'dan başka, çendan Kur'ân'dan da ders alıyorlar, fakat hakikat-i külliyenin, cüz'î zihniyle, yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur, ya ifrat veya tefrit ile hakâikın muvâzenesini ihlâl edip, tenâsübünü izâle eder. Şu hakikat Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalında acîb bir temsil ile izah edilmiştir. Şimdi de başka bir temsil ile şu meseleye işaret ederiz.

Meselâ, bir denizde hesabsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir defînenin bulunduğunu farz edelim. Gavvâs dalgıçlar, o defînenin cevâhirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan, el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvâs hükmeder ki, bütün hazîne uzun direk gibi bir elmastan ibârettir. Arkadaşlarından, başka cevâhiri işittiği vakit, hayal eder ki, o cevherler, bulduğu elmasın tâbileridir, fusûs ve nukuşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yâkut eline geçer, başkası murabbâ bir kehribar bulur ve hâkezâ, herbiri, eliyle gördüğü cevheri o hazînenin aslı ve mu'zâmı itikad edip, işittiklerini o hazînenin zevâid ve teferruâtı zanneder. O vakit hakâikın muvâzenesi bozulur, tenâsüb de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakiki rengini görmek için tevilâta ve tekellüfâta muztar kalır; hattâ, bâzan inkâr ve ta'tîle kadar giderler. Hükemâ-i İşrâkiyyunun kitaplarına ve Sünnetin mîzanıyla tartmayıp keşfiyât ve meşhudâtına itimad eden mutasavvıfînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâşüphe tasdik eder. Demek, hakâik-ı Kur'âniyenin cinsinden ve Kur'ân'ın dersinden aldıkları halde (çünkü Kur'ân değiller) böyle nâkıs geliyor.

Bahr-i hakâik olan Kur'ân'ın âyetleri dahi o deniz içindeki defînenin bir gavvâsıdır. Lâkin, onların gözleri açık; defîneyi ihâta eder, defînede ne var ne yok görür. O defîneyi öyle bir tenâsüb ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyân eder ki, hakiki hüsn-ü cemâli gösterir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:44

Meselâ, âyet-i
-1-
-2-
ifade ettikleri azamet-i rubûbiyeti gördüğü gibi,

-3-
-4-
-5-
-6-

ifade ettikleri şümûl-ü rahmeti görüyor, gösteriyor. Hem,
-7-
ifade ettiği vüs'at-i hallâkıyeti görüp gösterdiği gibi, -8- ifade ettiği şümûl-ü tasarrufu ve ihâta-i rubûbiyeti görüp gösterir. -9- ifade ettiği hakikat-i azîme ile -10- ifade ettiği hakikat-i kerîmâneyi, -11- ifade ettiği hakikat-i azîme-i hâkimâne-i âmirâneyi görür, gösterir.

-12-



</HR>


1- Kıyâmet gününde yeryüzü bütünüyle Onun tasarrufundadır; gökler de Onun kudretiyle dürülmüştür. (Zümer Sûresi: 67.)

2- O gün semâyı, kitap sayfalarını dürer gibi düreriz. (Enbiyâ Sûresi: 104.)

3- Ne yerde ve ne de gökte hiçbir şey Allah'tan gizli kalmaz. (Âl-i İmrân Sûresi: 5.)

4- Annelerinizin rahimlerinde size dilediği gibi bir sûret veren Odur. (Âl-i İmrân sûresi: 6.)

5- Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi: 56.)

6- Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir. (Ankebût Sûresi: 60.)

7- Gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve aydınlığı var etti. (En'âm Sûresi: 1.)

8- Sizi de, yaptıklarınızı da yaratmıştır. (Saffât Sûresi: 96.)

9- Ölümünden sonra yeryüzünü O diriltir. (Rum Sûresi: 50.)

10- Rabbin, balarısına ilham etti. (Nahl Sûresi: 68.)

11- O, güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğdirmiş olarak yarattı. (A'râf Sûresi: 54.)

12- Üzerlerinde kanat çırpıp duran kuşları da mı görmüyorlar? Onları havada tutan Rahmân'dan başkası değildir. O her şeyi hakkıyla görür. (Mülk Sûresi: 19.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:44

ifade ettikleri hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâneyi,
-1-
ifade ettiği hakikat-i azîme ile;
-2-
ifade ettiği hakikat-i rakîbâneyi,
-3-
ifade ettiği hakikat-i muhîta gibi,
-4-
ifade ettiği akrebiyeti,
-5-
işaret ettiği hakikat-i ulviyeyi,
-6-
ifade ettiği hakikat-i câmia gibi bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i imâniyenin herbirisini tafsîlen, erkân-ı hamse-i İslâmiyenin herbirisini kasden ve cidden ve saadet-i dâreyni temin eden bütün düsturları görür, gösterir. Muvâzenesini muhâfaza edip, tenâsübünü idâme edip, o hakâikın heyet-i mecmûasının tenâsübünden hâsıl olan hüsün ve cemâlin menbaından, Kur'ân'ın bir i'câz-ı mânevîsi neş'et eder.



</HR>


1- Onun hâkimiyet ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez. (Bakara Sûresi: 255.)

2- Nerede olursanız olun, O sizinledir. (Hadîd Sûresi: 4.)

3- O Evveldir; başlangıcı olmadığı gibi, bütün varlıkların başlangıcı da Onun ilim ve kudretine bağlıdır. O Ahirdir; sonu olmadığı gibi bütün varlıkların neticesi Ona bakar ve dönüşü Onadır. O Zâhirdir; varlık ve birliğinin delilleri her şeyde apaçık görünür ve bütün varlıklar dış görünüşleri ve sanatlı yapılışlarıyla Onun kudret ve sanatına şâhidlik eder. O Bâtındır; her şeyin hakikatine vâkıftır ve her şeyin içyüzü Onun kudret ve hikmetine şâhidlik eder. O her şeyi hakkıyla bilendir. (Hadîd Sûresi: 3.)

4- And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin ona ne vesvese verdiğini de biliriz. Çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf Sûresi: 16.)

5- Melekler ve Cebrâil, elli bin sene uzunluğunda bir gün olan Kıyâmet Gününde, Allah'ın emrini almak üzere Arşa yükselirler. (Meâric Sûresi: 4.)

6- Allah adâleti, iyilik yapmayı ve iyi kullukta bulunmayı, akrabâya ikram etmeyi emreder; fuhşiyâtı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. (Nahl Sûresi: 90.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:44

İşte şu sırr-ı azîmdendir ki, ulemâ-i ilm-i kelâm, Kur'ân'ın şâkirdleri oldukları halde, bir kısmı onar cild olarak erkân-ı imâniyeye dâir binler eser yazdıkları halde, Mûtezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için, Kur'ân'ın on âyeti kadar vuzuh ile ifade ve katî ispat ve ciddî iknâ edememişler. Âdetâ, onlar uzak dağların altında lâğım yapıp, borularla tâ âlemin nihayetine kadar silsile-i esbâb ile gidip, orada silsileyi keser. Sonra âb-ı hayat hükmünde olan mârifet-i İlâhiyeyi ve vücud-u Vâcibü'l-Vücudu ispat ederler.

Âyet-i kerîme ise, herbirisi birer asâ-i Mûsâ gibi, her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni-i Zülcelâli tanıttırır. Kur'ân'ın bahrinden tereşşuh eden Arabî Katre Risâlesinde ve sâir Sözlerde şu hakikat, fiilen ispat edilmiş ve göstermişiz.

İşte, hem şu sırdandır ki, bâtın-ı umûra gidip, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmeyerek, meşhudâtına itimad ederek yarı yoldan dönen ve bir cemaatin riyâsetine geçip bir fırka teşkil eden fırâk-ı dâllenin bütün imamları hakâikın tenâsübünü, muvâzenesini muhâfaza edemediğindendir ki, böyle, bid'aya, dalâlete düşüp, bir cemaat-i beşeriyeyi yanlış yola sevk etmişler. İşte bunların bütün aczleri, âyât-ı Kur'âniyenin i'câzını gösterir.
Hâtime

Kur'ân'ın lemeât-ı i'câzından iki lem'a-i i'câziye, On Dokuzuncu Sözün On Dördüncü Reşhasında geçmiştir ki, bir sebeb-i kusur zannedilen tekrarâtı ve ulûm-u kevniyede icmâli, herbiri birer lem'a-i i'câzın menbaıdır. Hem, Kur'ân'da mu'cizât-ı enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a-i i'câz-ı Kur'ân, Yirminci Sözün İkinci Makamında vâzıhan gösterilmiştir. Daha bunlar gibi, sâir Sözlerde ve risâle-i Arabiyemde çok lemeât-ı i'câziye zikredilip, onlara iktifâen yalnız şunu deriz ki:

Bir mu'cize-i Kur'âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu'cizât-ı enbiyâ, Kur'ân'ın bir nakş-ı i'câzını göstermiştir; öyle de, Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla, bir mu'cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur. Ve bütün mu'cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi, Kur'ân'ın bir mu'cizesidir ki, Kur'ân'ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir ve o nisbetin zuhuruyla herbir kelimesi bir mu'cize olur. Çünkü o vakit birtek kelime bir çekirdek gibi bir şecere-i hakâikı mânen tazammun edebilir. Hem, merkez-i kalb gibi hakikat-i uzmânın bütün âzâsına münâsebettar olabilir. Hem, bir ilm-i muhîte ve nihayetsiz bir irâdeye istinad ettiği için, hurûfuyla, heyetiyle, vaziyetiyle, mevkiiyle hadsiz eşyaya bakabilir. İşte, şu sırdandır ki, ulemâ-i ilm-i huruf, Kur'ân'ın bir harfinden bir sayfa kadar esrar bulduklarını iddiâ ederler ve dâvâlarını, o fennin ehline ispat ediyorlar.

Risâlenin başından şuraya kadar bütün Şûleleri, Şuâları, Lem'aları, Nurları, Ziyâları nazara topla, birden bak. Baştaki dâvâ, şimdi katî netice olarak, yani

'yı yüksek bir sadâ ile okuyup ilân ediyorlar.


</HR>


1- De ki: And olsun, eğer bu Kur'ân'ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:45

-1-


-2-









-3-





</HR>


1- Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)

2- Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesâba çekme. (Bakara Sûresi: 286.) • Rabbim, gönlüme genişlik ver; • işimi kolaylaştır, • dilimdeki tutukluğu çöz, • tâ ki sözümü iyice anlasınlar. (Tâhâ Sûresi: 25-28.)

3- Allah'ım en efdal, en güzel, en büyük, en zâhir, en tâhir, en hoş, en iyi, en değerli, en azîz, en azîm, en şerefli, en yüksek, en pâk, en mübârek, en latîf salâvâtlarınla; en tam, en çok, en ziyâde, en yüksek, en yüce, en devamlı selâmını bir rahmet, bir rızâ, bir af, bir mağfiret olarak ihsan eyle. Bunlar, cömertlik ve kereminin bağış bulutlardan sağanak halinde artarak devam etsin, iyilik cömertliğinin nefis ve şerefli lütûflarıyla artarak büyüsün, ezeliyetinle mütenâsib olarak, hiç kesilmeden devam etsin, ebediyetine uygun olarak ardı arkası kesilmesin. Bütün bunlar, kulun, habîbin, resûlün, yaratıklarının en hayırlısı, açık ve parıldayan nur, zâhir ve kesin bürhan, uçsuz bucaksız deryâ, her tarafı kaplayan ışık, parlak güzellik, üstün şeref, şanlı kemâl olan Efendimiz Muhammed'e olsun. Bu, Senin zâtının azametiyle ona getirdiğin salâvât şeklinde olsun. Aynı şekilde onun âl ve Ashâbına da rahmet et. Bu salâvât hürmetine günahlarımızı bağışla, gönlümüze ferahlık ver, kalplerimizi temizle, ruhlarımıza rahatlık ver, sırlarımızı temizle, fikir ve düşüncelerimizi arındır, sırlarımızdaki bulanıklığı sâfîleştir, hastalıklarımıza şifâ ver, kalplerimize vurulmuş kilitleri apaçık fethinin nuruyla aç.




-1-




</HR>


1- Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi sapıklığa meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla. Muhakkak ki veren Sensin, duâ edip istediklerimizi bize bağışlayan Sensin. âl-i İmrân Sûresi: 8.) • Duâları ise, şu sözlerle sona erer: "Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." (Yûnus Sûresi: 10.) âmin, âmin, âmin.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:46

Birinci Zeyl

Makam itibâriyle Yirmi Beşinci Söze ilhak edilen zeyillerden Yedinci Şuânın Birinci Makâmının On Yedinci Mertebesidir.

Bu dünyada hayatın gâyesi ve hayatın hayatı İmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kâinattan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki: "Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba mürâcaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat, en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır" diye taharrîye başladı.

Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle, en evvel mânevî İ'câz-ı Kur'âniyenin lem'aları olan Risâle-i Nur'a baktı ve onun yüz otuz risâleleri, âyât-ı Fürkâniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risâle-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakâik-ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki; onun üstâdı ve menbâı ve mercii ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Risâle-i Nur'un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur'âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur'ân'ın, kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüş ise, değil tenkit ve îtiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş. Kur'ân'ın vech-i i'câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risâle-i Nur'a havâle ederek, yalnız, bir kısa işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.

Birinci Nokta: Nasıl ki, Kur'ân bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakâikıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın bir mu'cizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da bütün mu'cizâtıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle Kur'ân'ın bir mu'cizesidir ve Kur'ân kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kâtıasıdır.

İkinci Nokta: Kur'ân, bu dünyada öyle nûrânî ve saadetli ve hakîkatli bir sûrette bir tebdil-i hayat-ı içtimâiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde hem hayat-ı içtimâiyelerinde, hem hayat-ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idâme etmiş ve idâre etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikâmet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:46

Üçüncü Nokta: Kur'ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki, Kâbe'nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediblerin "Muallakât-ı Seb'a" nâmiyle şöhretşiâr kasîdelerini o dereceye indirdi ki, Lebid'in kızı babasının kasîdesini Kâbe'den indirirken demiş: "âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı."

Hem, bedevî bir edip, -1- âyeti okunurken, işittiği vakit secdeye kapanmış.

Ona dediler: "Sen Müslüman mı oldun?"

O dedi: "Yok, ben bu âyetin belâgatına secde ettim."

Hem, ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdulkâhir-i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icmâ ve ittifakla karar vermişler ki, "Kur'ân'ın belâgatı, tâkat-ı beşerin fevkındedir; yetişilmez."

Hem, o zamandan beri mütemâdiyen meydan-ı muârazaya dâvet edip, mağrur ve enâniyetli ediblerin ve beliğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: "Ya birtek sûrenin mislini getiriniz, veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz" diye îlân ettiği halde, o asrın muannid beliğleri birtek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyâr etmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

Hem, Kur'ân'ın dostları Kur'ân'a benzemek ve taklit etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'ân'a mukâbele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakkî eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisi ona yetişemediğini, hattâ en âmî adam dahi dinlese, elbette diyecek: "Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umûmunun fevkınde olacak." Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez.

Demek, mertebe-i belâgatı umûmun fevkındedir. Hattâ bir adam, -2- âyetini okudu, dedi: "Bunun hârika telâkkî edilen belâgatını göremiyorum."

Ona denildi: "Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle."


</HR>


1- Artık emrolunduğun şeyi kafalarını çatlatırcasına ısrarla anlat. (Hicr Sûresi: 94.)

2- Göklerde ve yerde ne varsa, Allah'ı tesbih eder. (Hadîd Sûresi: 1.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:46

O da, kendini Kur'ân'dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudât-ı âlem perişan, karanlıklı, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâlî, hadsiz, hudutsuz bir fezâda, kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ân'ın lisânından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat, bir câmi-i kebîr hükmünde başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkât, hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazifeler başında cûş u huruşla mesudâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşâhede etti. Ve bu âyetin derece-i belâgatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyasla, Kur'ân'ın zemzeme-i belâgatı arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

Dördüncü Nokta: Kur'ân öyle hakîkatli bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ân'ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup, darb-ı mesel hükmüne geçmiş.

Hem, öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş; her tâife-i ilmiye ondan her vakit istifâde etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslup-u ifâdesine ittibâ ve iktidâ ettikleri halde, o üslûbundaki ve tarz-ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.

Beşinci Nokta: Kur'ân'ın bir cenahı mâzide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakîkatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de, evliyâ ve asfiyâ gibi ondan hayat alan semereleri, hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübârekelerinin hayattar, feyizdar ve hakîkatmedâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatleri ve İslâmiyetin bütün hakîkatli ilimleri, Kur'ân'ın ayn-ı hak ve mecmâ-ı hakâik ve câmiiyette misilsiz bir hârika olduğuna şehâdet eder.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:47

Altıncı Nokta: Kur'ân'ın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhan direkleri; üstünde sikke-i i'câz lem'aları; önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri; ve arkasında nokta-i istinadı vahy-i semâvî hakikatleri; sağında hadsiz ukûl-ü müstakîmenin deliller ile tasdikleri; solunda selîm kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminânları ve samîmi incizabları ve teslimleri, Kur'ân'ın fevkalâde hârika, metîn, hücum edilmez bir kal'a-i semâviye-i arzıye olduğunu ispat ettikleri gibi; altı makamdan dahi, onun ayn-ı hak ve sâdık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığını, ve yanlışı bulunmadığını imza eden, başta bu kâinatta dâimâ güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imhâ ve izâle etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın Mutasarrıfı, o Kur'ân'a âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimâne bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakıyet vermesiyle, onu tasdik ve imza ettiği gibi; İslâmiyetin menbaı ve Kur'ân'ın tercümanı olan Zâtın (a.s.m.) herkesten ziyâde ona îtikad ve ihtirâmı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât-ı kevniyeyi gaybiyâne, Kur'ân ile tereddütsüz ve itminân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümanın bütün kuvvetiyle Kur'ân'ın herbir hükmüne îman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey onu sarsmaması, Kur'ân semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.

Hem, nev-i insanın humsu, belki kısm-ı âzamı göz önündeki o Kur'ân'a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakîkatperestâne ve müştakâne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle cin ve melek ve rûhânîler dahi, tilâveti vaktinde, pervâne gibi, etrâfında hakperestâne toplanmaları, Kur'ân'ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.

Hem, nev-i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, tâ en zekî ve âlime kadar herbirisi Kur'ân'ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakîkatleri fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa Şeriat-ı Kübrânın büyük müçtehidleri ve usûlü'd-din ve ilm-i kelâmın dâhî muhakkikleri gibi her tâife kendi ilmine âit bütün hâcâtını ve cevaplarını Kur'ân'dan istihrâc etmeleri, Kur'ân'ının menbâ-ı hak ve mâden-i hakîkat olduğuna bir imzadır.

Hem, edebiyatça en ileri bulunan Arap edibleri-şimdiye kadar Müslüman olmayanlar-muârazaya pekçok muhtaç oldukları halde, Kur'ân'ın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâgatının-tek bir sûresinin-mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur beliğlerin ve dâhî âlimlerin onun hiçbir vech-i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri, Kur'ân mu'cize ve tâkat-ı beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:47

Evet, bir kelâm, "Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?" denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâgatı tezâhür etmesi noktasından, Kur'ân'ın misli olamaz ve ona yetişilemez. Çünkü, Kur'ân bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinatın Hâlıkının hitâbı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannûu ihsâs edecek hiçbir emâre bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların, belki bütün mahlûkâtın nâmına mebus ve nev-i beşerin en meşhur ve nâmdar muhâtabı bulunan ve o muhâtabın kuvvet ve vüs'at-i îmânı koca İslâmiyeti tereşşuh edip, sahibini Kâb-ı Kavseyn makamına çıkararak, muhâtab-ı Samedâniyeye mazhariyetle nüzûl eden ve saadet-i dâreyne dâir ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksatlara âit mesâili ve o muhâtabın bütün hakâik-ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izah eden ve koca kâinatı, bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip onları yapan sanatkârı tavrıyla ifâde ve tâlim eden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i'câzına yetişilmez.

Hem, Kur'ân'ı tefsir eden ve bir kısmı otuz kırk, hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binler mütefennin ulemânın senetleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân'daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âlî mânâları ve umûr-u gaybiyenin her nevinden kesretli gaybî ihbarları izhâr ve ispat etmeleri ve bilhassa Risâle-i Nur'un yüz otuz kitabının herbiri Kur'ân'ın bir meziyetini, bir nüktesini katî bürhanlarla ispat etmesi ve bilhassa Mu'cizât-ı Kur'âniye Risâlesi şimendifer ve tayyâre gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur'ân'dan istihrâc eden Yirminci Sözün İkinci Makamı ve Risâle-i Nur'a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işârâtını bildiren "İşârât-ı Kur'âniye" nâmındaki Birinci Şuâ ve hurûf-u Kur'âniye ne kadar muntazam ve esrarlı ve mânâlı olduğunu gösteren "Rumuzât-ı Semâniye" nâmındaki sekiz küçük risâleler ve Sûre-i Fethin âhirki âyeti, beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini ispat eden küçük bir risâle gibi, Risâle-i Nur'un herbir cüz'ü Kur'ân'ın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi, Kur'ân'ın misli olmadığına ve mu'cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l-Guyûbun kelâmı bulunduğuna bir imzadır.

İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen Kur'ân'ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hâkimiyet-i nûrâniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak, zemin yüzünü dahi bin üç yüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiramla devam etmesi, hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur'ân'ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı ve on haseneyi ve on meyve-i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde herbir harfin nûru ve sevâbı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış, diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:

"İşte, böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifâkıyla ve esrar ve envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla, birtek Vâcibü'l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına, delillerle ispat sûretinde öyle şehâdet etmiş ki, bütün ehl-i îmânın hadsiz şehâdetleri onun şehâdetinden tereşşuh etmişler."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sitem



Kadın

MesajKonu: Geri: sözler risalesi   15.09.08 6:47

İşte, bu yolcunun Kur'ân'dan aldığı ders-i tevhid ve îmâna kısa bir işaret olarak, Birinci Makâmın On Yedinci Mertebesinde böyle,

denilmiştir.



</HR>


Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O öyle bir Vâcibü'l-Vücud ve Vâhidü'l-Ehaddir ki, Onun vücûb-u vücuduna ve vahdetine melek, ins ve cin tâifelerinin makbul ve mergûbu olan ve bütün âyetleri her dakika kemâl-i ihtiram ile nev-i insanın yüz milyonlarcasının dilleriyle okunan, kudsî saltanâtı asırlar ve devirler boyunca arzın ve kâinatın her tarafında devam eden, mânevî ve nûrânî hâkimiyeti on dört asırdır dünyanın yarısında ve insanlığın beşte biri üzerinde kemâl-i ihtişam ile cereyan eden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân delâlet eder. Ve kezâ, o kelâm-ı İlâhî, kudsî ve semâvî sûrelerinin icmâı, nûrânî ve İlâhî âyetlerinin ittifakı, esrar ve envârının tevâfuku, hakîkatlerinin, semerelerinin ve eserlerinin tetâbuku ile, Allah'ın vücûb-u vücuduna ve vahdetine bil müşâhede ve'l-ayân şehâdet edip, ispat eder.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
sözler risalesi
Sayfa başına dön 
8 sayfadaki 9 sayfasıSayfaya git : Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9  Sonraki
 Similar topics
-
» Süper Gözler!
» Buyuklerden Anlamlı Sözler
» AİLE İLE İLGİLİ GÜZEL SÖZLER
» Bir kadına söylenecek en hoş söz ...
» BiZ VATAN ÇiÇEGiNi KANIMIZLA SULADIK

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
sitem :: İslamiyet :: İslami Bilgiler :: Risale-
Buraya geçin: